Boş

Bu sayfayı bomboş bırakıp gitmek geliyor ama 823 kelime sırada bekliyor. Yaşamın her anında boşa konuştuğumuz, boşa hissettiğimiz, boşa çabaladığımız gibi; şimdi size boş boş yazacağım. Boşun anlamını doldurmadan, boşun negatif hissini de kaybetmeden. Olduğu kadar; olmazsa da sayfa boş farz edip geçip gidebilirsin.

***

“Hiçlik” üzerine oturup konuşmak asla bana düşmez öncelikle. En çok tüketen, en çok eşya seven, en biriktirici karaterimle ne desem zaten inanmazsınız gibi geliyor. Peki ya, bu kadar maddenin içinde hiçleşmenin bir araştırmasıysa bu? Her şeyi bırakıp minimal bir yaşamı seçmek miydi boşluğu dolduran sözlerin içini de dolu kılabilecek olan?

***

Anlatmaktan çok, sormak istiyorum; cevap aramıyorum. Sormak, eylem olarak dolduruyor boşluğa bakan boşluğu sanki. Sormak aslolan eylem; sonu yok, başı da… Tıpkı aslında şu an diye bir şey olmadığı gibi.

Tamam daha doğru düzgün anlatayım, oyalamadan. Zihin, olanı algılamakta saniyeden de  kısa bir süre gecikme (lag) yaşıyor. Bilimsel gerçek. “Şu an” diye dilegelen, “anda kal” diye öğütler veren  zihin, asla ama asla tam o anda olamıyor. O zaman nerede?

Geçmişte? Evet. Gelecekte? Evet. Geçmiş depresyon mu? Evet? Gelecek anksiyete mi? Evet. Depresyon da, anksiyete de seni daha duyarlı bir insan yapmıyor mu? Evet. Hissettiklerini duygu durumlarına çevirmen seni insan yapmıyor mu? Bunlardan uzaklaşmak demek, başka türde bir canlı olman demek; hem de hep daha aşağı gördüğün, ilkel bulduğun diğer hayvanlardan biri. “Ayı! Önüne baksana! İnsan var burada…”

***

İnsan zihni ki hem gelecekte, hem geçmişte var olabilen, kayıt tutan, var sayımda bulunan ve bu yüzden sürekli anı kaçırmasından dem vurulan.

Kutlamak gerekmez miydi oysa?

Boşlukları anlamlandıramayıp korkmak yerine boşluğa yayılan bilinçle coşmak?

Kutlamak, canlı olmak mıydı? Canlı olmak mı? Kutladıkça mı canlanacağız?

Tüm bu soruların cevapları her ne olursa olsun, onları gülümseyerek ve huzurla duyabilicek misin?

***

Olan biteni kabul ederek ilerlemek ya hani olma halinin en huzurlu tanımı; işte tam buraya çomak sokucam!

Olana sinirlenmek, olana neşelenmek, olana üzülmek, olanın içinde kaybolup gitmek sanki o olma hali. Olan olurken hiçbir şey olmuyormuş gibi yapınca ne oluyor o zaman? Algıladıklarını hissedip duygu geliştirmekten kendini alıkoyuyarsan bu ne kadar olanla kalmak?

Geçmişten beslenerek ve geleceği var sayarak seni korumaya alan zihnini daha fazla hırpalamadan onun ufak bir gecikmeyle de olsa sana yaptırdıklarını kucaklayabiliyor musun?

Olduğun halinin, sana konan/gelen/beliren bilincin muhteşemliğinin farkında mısın? Her an, her yerde olan bilincin asla seni de atlamadığı, hep sana da bir dürtü, bir fikir, bir duygu bahşettiğini… Olduğun halinle ne kadar eşsiz gibi dursan da kocaman bir bütünün bir parçası olmaktan gurur duyuyor musun?

Bir şeyden çok olunca, yok oluyor gibi oluyor değil mi? Boşluk gibi, hiçlik gibi…

Hiç olmamak, boş olmamak için boşluğu aramak.

Arıyormuş gibi yapmamak; doluluğun içindeki boşlukları fark etmek. “Boşaltmış gibi” yapmadan, tüm dürtülerinle ne istiyorsan onu yaparak yok olabilir misin?

Yok olmaya dayanabilir misin?

***

Uzun lafın kısası, aslında yoksun, yokum. Hiçiz. Boşluğuz. Her geçen gün bir takım anlamlarla doldurmaya çalıştığımız benliklerimize kızmanın da bir anlamı yok. Başka türlü yok olamaz ki! Var olmadan yok olunur mu hiç?

Tüketmeden üretebilir misin? [Bak bu soru benim için bu ara çok önemli; her saniye aklımda bu var.]

***

Klasik bağlama olsun: Enerji yoktan var edilemez, varken yok edilemez; sadece bir şekilden öbürüne dönüşür.

Düşün. Ya da düşünme.

Çok da önemli değil, zaten boş.

Boşluğun tadını aldın mı peki? Ya kokusunu…


Aldım-verdim II

Birincisi burada: Aldım-verdim

Bundan tam 5 sene önce yazdığım yazıyı dün Facebook çıkartmıştı karşıma. Okudum, ilginç şeyler hissettim, tekrar paylaştım. Sonra, bugün, bir virüs gibi yayılmaya başladı (bkz. Viral).

Sabahtan beri 3 kere daha okudum -onu yazarkenki hissi hatırlamak için. Çünkü, dün gece o yazıyla yüzleşmem çok büyük bir hüsrandı aslında. O yazıdaki coşkuyu, mutluluğu, umudu tekrar hissedebilir miyim diye çok denedim böylelikle…Sonuç: Daha da fena bir his yayılıyor içime.

Yazı, beklediğimden çok fazla beğeni ve paylaşım alınca, bu vicdan yükünü hafifletmek için yine dışarıyla paylaşmaya karar verdim. Açık seçik anlatacağım. Belki böylelikle başka bir açılma yaşayacağız, başka bir şeyler olacak… Bilmiyorum.

***

Geçen 5 senelik sürecin sonunda hala bir arabam ve evim yok. Bu sürenin yarısından itibaren daha çok para kazanmaya başladım; artık babamdan, kardeşimden ya da arkadaşlarımdan ne borç olarak, ne de karşılıksız para isteğinde bulunmuyorum. Dışarı çıkmak, gezmek şöyle dursun, artık yurt dışına da kimseden yardım almadan gidebiliyorum. Arabam yok ama motorsikletim var. Evim yok ama kiralarımı 3 senedir düzenli ödüyorum. Gördüğüm bir şeyi -çok abartılı olmadığı sürece (bkz. Araba)- pek de fazla düşünmeden alabiliyorum. Doktora, dişçiye, Ikea’ya “Babaaa!” demeden gidebiliyorum. 36,5 yaşındayım ve aşağı yukarı 32-33 yaşından itibaren bu hale dönüşmüşüm. Çok şükür.

Yani, yaklaşık 2-3 senedir bir “yetişkinim”; bağımsız, kendi kararlarını veren ve dışarda bir başkasına muhtaç olmayan.

Peki, huzur ve mutluluk seviyem ne olmuş?

O yazıyı yazarken ki umut, heyecan, coşku yok, daha önce dediğim gibi. Çok eşya var hala. Depoda duranlar da cabası. İşin daha da sinir bozucu kısmı ise, herhalde tüm bunları kaybetme kaygısının daha büyümesi olmalı.

Tutturulmuş olan bu standartı kaybetme kaygısı… Bu kaygının yol açtığı daha çok çalışma hali. Ha, güzel yanı şu; eskisine göre çok daha titiz, çok daha çalışkanım. İşim her şeyden önce geliyor. İşimle var oluyorum. Bu kötü bir şey değil! Kendimi bildim bileli kağıtları kesip birbirine yapıştırıp boyayarak saçma sapan şeyler yapan bir çocuktum. Oldum olası bilgisayar delisiydim. Neysem O’yum aslında işimi yaparken. Tam özümün sahne bulduğu yer orası. Bunu fark etmem, işim hakkında söylenme rutinimi de azalttı. Bunlar çok çok güzel…

Ama, huzurum pek yok. Bir şey eksik!

Yaşama sevinci?

Hmm. Yaşama sevinci bir nedir? Güneşe, aya, ağaçlara bakıp gülümsemek? Birine sarılmak… Sabah umutla gözleri açmak? İyi şeyler olacağına dair bir sarhoşluk?

Fiziksel olarak karından, solar pleksus bölgesinden havalanan bir his. İçinin kıpır kıpır olması.

Yok denecek kadar az. Depresyonda da değilim. Mutsuz da değilim aslında. Öyle duruyorum. Durgunum?

***

Meditatif hal dedikleri bu muydu? Duygu-durumlarda uçlara gitmemek, “yapan” olmamak (bkz. Doer), çok da büyütmemek?

Bilmiyorum. En iyi bildiğim şey de bu: Bilmemek.

Bu yazıyı yazarken daha da hafiflemedim aslında; daha çok kendimi iki yüzlü gibi hissettim. İnsanlara bir takım fikirler, bakış açıları sunup, ümitler verip kendi kendimin ne halde olduğunu görüp çok huzursuz oldum.

Şimdi, sizlere şunu itiraf etmeme izin verin:

Hayat, ne büyüttüğümüz kadar büyük, ne küçülttüğümüz kadar küçükmüş meğer. Meğer, anlatılmaz yaşanırmış bir çok şey. Aslında tüm o kitaplar, tüm o öğretiler aynı plağın sürekli dönmesi gibiymiymiş. Ve, ne yazık ki biz modern bilinçliler tüm bunları “kötü” sanarmışız. “Başarı”, “para”, “malk-mülk” ve daha niceleriyle alkış tutuyormuşuz birbirimize. Oysa ki, o güzel adlettiklerimizin yanı sıra, tüm bu boş hisler, vicdan azapları, huzursuzluklar da hayata dairmiş. Coşkuyla zıplamasak da, hayatta olma hali hep oradaymış. Hep orada!

***

Biliyorum, hepimiz çok seviyoruz hayalleri duymayı, coşkuları paylaşmayı, başarı öyküleri dinlemeyi… ve, hatta o bulamadığımız umudu başkalarının dile getirmesiyle bir kez daha yakalamayı.

Peki, hiç coşku ve umut hissi olmadan, huzursuz hissederek hayatta kalmayı araştırdınız mı?

Bir dönemdir zorunlu olarak araştırma içinde olduğum hal bu. Tavrım çok oturmuş değil. Sadece, şimdilik, “Bu da böyle bir şey” diyebilmeyi ve içindeyken nefes alabilmeyi az-buçuk başarabiliyorum.

Bu bir ağlak hikaye de değil; ben iyiyim. Sadece havai fişeklerim yok yanımda.

Şimdilik aktarabileceklerim bu kadar. Bildiklerim bu kadar. Öğrenmek istediğim bir şey yok. Yaşamaya devam etmekten başka bir tercihim de yok. Yaşam karşıma ne çıkarırsa, onla durmaya hazırım.

Coşkulu olmasa da, hayatın her halinde stabil bir var oluş sergilemenin denemeleri.

Uzundur da çok sık yazmıyordum; içerde dönüyordu her şey. “Paylaştıkça artan tad” fikrimden biraz uzaklaştım geçen zaman içinde. Olduğum halimle zaten bir efor sarfetmeden olması gerekenleri yapıyorumdur sanıyorum. Bir şikayetim de yok.

İşte dayanamadım bu beklemediğim tepkileri alınca, yazdım. Bu da bir olma halimdi herhalde.

“Yapan değil, olan” bu ara tam anlamıyla araştırma cümlem; herkese iyi seyirler. :)


Ay noooldu öyle?

Eskiye serzenmek istemiyorum, yeniye heveslenmek istemiyorum. Tam şu anım içinde her ne oluyorsa onla akıp gidebilmek tek arzum. Şu ana sınır koymamanın tek yolu herhalde bu olsa gerek…

Anı kaçırmak deyince hep geçmişe ya da geleceğe takılı kalan zihinlerden bahsediliyor ya hani; onun da ne demek olduğunu çok güzel görüyorum şu ara. Özellikle geleceğe koşanını, yerinde duramayanını. Çok zormuş be!

Hiç bu kadar geleceği düşünmedim sanırım hayatımda. Yani, geyik geyik benim de hep hayallerim, arzularım, kurgularım oldu herkes kadar. Ama, bu ara çok acayip bir şey peşinde zihnim. Çıldırtacak gibi sanki. Daha eve adım atarken yatağa girdiği ana koşan. Daha açık olmak gerekirse, yaptığı her neyse asla onda duramayan diyelim. Hep bir, hatta bir kaç adım ötesinde aklı fikri. Daha kötüsünde var, az bekleyin geliyor!

Mesela mutfağa giriyorum, yiyecek bir şeyler hazırlamaya, daha 1. adımda zihnim 5’e gitmiş buluyorum. Elimde tabak yürürken salona hooop gece yatarken okuyacağı kitabı düşünüyor. Bir bakmışım gece uyumadan az evvel yarınki işleri yapmaya başlamış. Ve, bir bakıyorum, soluğum kesilmiş koşmaktan…

Bedenim, nefesim, kendisi zihin beyler bile daha 5. dakikadan yorgun düşmüş ve üstelik daha hiçbir şey yapmadan. Çok korkunç bu!

Ne zaman oldu böyle? Neden oldu?… Bilmiyorum. Bildiğim hiç iyi gelmiyor. Tüm enerjimi, heyecanımı, keyfimi yok ediyor. Nerede o güzel spontan ve sonsuz gibi akan zamanlar? (Geçmişe serzedi!)

İş, güç, plan-program tabii ki olması gereken. Kastettiğim o değil! 

Çok basit şeylerden bahsediyorum. İş bitip “Ohhh!” diye eve girerken şimdi bir bakıyorum bedenim eve giriyor ama etrafta löpçük löpçük koşan bi cisim var! Zihin kafa, etrafta telaşla geziniyor: Dolaba bak, yemek şunu yap, bunu izle, sonra şu işi hallet, sonra kitap seç, yanına çay yap … Bi’ sus!

Böyle giderse delirecekmiş gibi hissediyorum ve şu an bir son 2015 kararı alıyorum: No more planning!

Bodruma, yuvama döndüğümde, o zamanın ağırlaştığı, her yerin sessizleştiği güzel ve mis kokulu memleketimde biliyorum ki her şey hep olduğu gibi ağır ağır akacak. Günler tekrar 48 saat olacak, her şey olması gerektiği gibi, olması gerektiği zamanda olacak. Ve, ben, olan neyse onla durabilmeyi deneyeceğim. Bir kez daha, her zaman olduğu gibi.

Herkes için hayırlısı neyse, hayat biliyor zaten. Tao kimseyi kayırmaz, ben de bunu.

Namaste & huzurlu uykular…

PS: NYC alıcılarımın ayarlarını mı bozdu, Merkür mü geriledi, bilinmez; ama bir süre stabillik herkese iyi gelir, di mi canım hayat?


Yazmasaydım çıldıracağım da yoktu …

Yine bir “uzundur yazmadım” dürtmesi, bir başka “sen yazsana” önermesiyle yine buralara gelmişim. “Ben kitap yazmam, yaparım” gibi bir kaçış cümlem olsa da, evet, yazmayı seviyorum ama kitap yazamam; bana düşmez. Edebi bir duruşum yok. Laf salatasıyım. Sadece rahatlamak için yazıyorum. Rahatlamak için yazılan denemelerden zaten çoğu okur çoktaaan şişmiş olmalı. Misal ben baya şişkinimdir.

Ondan dolayı, şurada kendi çöplüğümde oyalanayım biraz dedim. Bir sürü şey oluyor her gün, bir süredir. İzliyorum izliyorum, konuşuyorum, dinliyorum, tartışıyorum; çok birikti sanırım. Testiyi boşaltmak lazım ki, tekrar dolabilsin dediğimiz hâllerdeyim.

Mesela düzenli/düzensiz yoga uygulamam bitti gibi. Her an yoga oldu ve mata yürüyemiyorum, olmuyor. Ha, sırtım çok ağrırsa, hem ağlarım, hem giderim, o ayrı. Sabah uyanınca esnememden, 19 litrelik su bidonunu taşımama, motorla çebelleşmelerimden, diğer canlılarla cebelleşmelerime her an yoga zaten. Be yoga hâlleri ama maalesef uygulama fotoğraflarım, uygulamam, yoga derslerim falan arıyorsanız, yok o, kalmadı. Onlar için neredeyse spor salonuna yazılıp fitness yapacak kafalara geldim diyeyim, ben bile bazen şaşıyorum. Hah, ama Facebook’taki sözler iyi… Hatırlamak için güzel. Paylaşmaya devam. Paylaştıkça artan tad, her zaman…

Mesela, Bodrum’dayım, çok mutluyum ama aslında o kadar değilim. Hayat burada da zor. “Hayat sana güzel” diyerek kendi hayatınızın kötülüğünden dem vurmanız için bir alan yaratmak isterdim ama o da kalmadı. Neyse, isteyen öyle düşünebilir. Hayat, her yerde hayat. Hatta mesela hiç Bodrum’da yaşadığım süre boyunca çalıştığım kadar hayatımda çalışmadım. Freelancer diye de imrenme alanını tıkıyorum, biliyorum ama valla mesailiyim ben de herkes kadar ve hatta bazen sabahlara kadar…

Şikayetim yok ama. Böyle iyiyim. Olmazsam, değiştiririm zaten. “Olduğum halimle iyiyim” egzersizleri sonucu, kafada bu halde bağlanmış sinapslarım maalesef dışarıdan müdaheleyi pek kabul etmiyor. Biz buna halk arasında “eleştiri kabul etmiyor” da deriz; ne diyorduk? “Elimden geleni yaptım.” (Bu kadar düşünüp de cevap verilen bir şey bile olmuyor bu tüm o çalışmalardan sonra. Bkz. Canım sinapslar.)

Şimdi biraz tonum sert ve söylenmeli geliyor olabilir. Biraz yorgun belki? Belki de biraz “çok çoook şeyler oldu, tahammülüm kalmadı, eyterbre!” sesleri çalınabilir kulaklara… Varsın olsun!

Efendim şimdi bu Yoga olsun, psikologlar olsun, terapiler olsun, kitaplar olsun hepsi senelerdir beynimi dürttü de dürttü: “Neysen O’sun, neysen O’sun, olduğun hâlinle mutlu ol, be yourself!” falanlı. E olduk, noooooldu?

Biraz bundan bahsetmek istiyorum işte…

Hakan Mengüç tarzı “Yıkılmadım ayaktayım, şimdi de ben sizi öpecem, durun hele!” bir şeyden bahsetmiyorum. Beni tanıyanlar, eskiden beri tanıyanlar çok iyi bilir ki kendini ifade etmekte hep başarılı görünür ammavelakin yanlış ifade eder, başıma da iş açarım, bu bir olsun. İkicisi ve aslında en önemlisi ise, yine o dış görünüşte başarılı işleyen bir özgüven mekanizması sunsam da, içten içe ikilemler, tedirginlikler ve korkulara doluyumdur. Dışarıdan cesur, gözü kara, dediği dedik, dobra, “güçlü” (Bu “güçlü”ye hastayım mesela; ne güçmüş arkadaş! Tek tek gelin cidden…), başarılı, yetenekli, ıvır kıvır dururum. Oysa beni mahfetmek de çok kolaydır. Genelde de dışardan gelen darbeleri en çok karşı cinsten alırım.

Bu aşamada, yakın kız arkadaşlarım en güzel anlatabilir beni. Sürekli kapılmalarımı, büyütmelerimi, günlere yayılan depresif hallerimi, sevgi dilenciliklerimi, gereksiz yufka yüreğimi… Ha, bana yaptıkları eleştirilerden bilirim ben de böyle olduğumu. Ama, işin aslı, bana sorarsanız tek gerçek bu’dur! Nasıl davrandığımı ben içerden göremiyorum ki! Başka bir yol bilmiyorum ki…

Evet, bir arkadaşımla bir tartışmam daha hafif geçer, daha çabuk sararız yaraları. Ama, karşımdaki kişi karşı cinsten biriyse ve bir de dantelli duygular besliyorsam… Ahhhh…

Her seferinde ölecek gibi olurum, hâlâ. Annem öldükten sonra, bir daha o kadar acımayacak sanmıştım mesela, sonra bir bey için ağlarken, bir arkadaşım “Senin adına seviniyorum, normal insan acıları yaşabiliyorsun hâlâ,” demişti de, o acıyla kıvranırken ne diyor bu mal yahu diye bakakalmıştım. Sonraları anlayacaktım ne demek istediğini: Meğer, o kaybın acısından asla çıkamayacağım, bir daha hiçbir şeye üzülemeyeceğim için endişelenirlermiş. Vay be!

Hmm, şöyle bir şey oluyor tabii; en fena hissetiğinizde bazen kendinizi “Ulan, anan gitti, buna mı ağlıyon?” derken bulabiliyorsunuz. Ama, bazen de şu cümle çıkıveriyor: “Ulan, anam da gitti, bitmedi mi şile, işkence?! İsyeaaan…

Yani, tamam, ilişkiler zor. Sevgililik müessesi daha da zor. Kadın-erkek, erkek-erkek (evet, homoseksüeller de yaşıyor neredeyse aynılarını) yani aşk ilişkisi, yani o nereye sokacağını şaşırdığın sevgi ilişkisi çok zor. Bir başkasını hayatımıza alıp birebir tanımaya çalışıp ve tamamen bizim olmasını istemek… Bak, yazınca ne komik oldu değil mi? Hem tanıyalım, anlayalım istiyoruz, hem de bizim olsun. Bizim olsun demeyi biraz açayım ama: Benim uygun gördüğüm gibi düşünsün, davransın, giyinsin, gülsün, üzülsün, sarılsın, sarılmasın, gelsin, gitsin… E tanıma o zaman, robotların seri üretimine az kaldı. Özgür bırakabilip, tanımaya çalışarak, anlamaya çalışarak izlemeyi beceremiyoruz. (Becerenlere saygısızlık etmek istemem. Bana bu çıkıyor sanırım piyangodan bu ara mesela… Ondan vurgum oraya.)

Anlıyorum, hep bir sonraki konu daha zor olacak. Ve, hatta, hep bir sonraki konu o sırada en can alıcı yanını bırgalayacak… “Bodrum’da mısın? Özgür müsün? Çok mu mutlu bakıyorsun hayata? Hıııı… Dur sana bir orayı dar edecek, özgürlüğünle uğraşacak, mutlu bakışına gölgeler serpecek bir ruh yollayayım da, bir bakalım, n’oluyor.”

Beni gerçekten tanıyanlar şimdi diyordur ki içinden: Ahahahah yedik biz de! Sen, senin özgürlüğüne dil uzatacak birine ilgi duyacaksın; bırak bizi yeme! Hadi oldu, sen bununla mücadele edeceksin? Yok artık!

Valla, olmaz olmaz demeyeceksin hayatta hiçbir şeye. Hele o en olmaz dediklerine dikkat edeceksin. Hayat, tam da oradan sınamaya hazır ve nazır bekliyor. Nefesi ensende… Boş anını yakalayıp araya sıkıştırıveriyor. Hiçbir şey ne tesadüf oluyor ondan sonra, ne de seçim falan. Öyle izliyorsun… Elin kolun bağlanıyor. Anlamak için kafan patlıyor…

Belki de diyorsundur ki içinden: Yok yok, bu Gökçen iyice kayışı yaktı, bizimle dalga geçiyor. Ya da belki: Kafayı vurdu bu, normal saçmalaması… 

En acıklısı, belki de artık komik bir şekilde olan her şeyi kabul etme hâlimdir? Bilemiyorum.

***

Biraz paylaşabilmeye ihtiyacım var. Göründüğüm kadar güçlü (bak yine!), mutlu, neşeli, akıllı falan değilimdir belki. Belki, gerçekten artık kafayı yiyorumdur. İnanın bilmiyorum…

Yogalarla, doğu bakış açılarıyla her ne kadar artık doğru-yanlış yok, olan var diye yinelesem de, insan olduğumdan ve o zihin denen organa sahip olduğumdan kafam fena karışıyor. Özgürlük ve inanç ve bunların peşinden gitmek hayatta en asıl şey olsa da, “Ulan?!” diyorum yer yer. Kaçırdığım, atladığım bir şey mi var?

***

Bu yazıyı, onaylanmak, göklere çıkarılıp kafam okşansın falan diye yazmadım. Cidden sormak için yazdım… Ve, soruyorum:

Sizce ben neyim? Lütfen, özellikle “kötü” adlettiğiniz huylarımı, tavırlarımı, hâl ve hareketlerimi yazar mısınız aşağıya?

Okuyup mahfolmayacağım: Merak ediyorum, dışarıdaki göz neyi görüyor?

Şimdiden herkese teşekkürler ve varlığınıza minnetle.

Namaste.


Aha da kadınlar günü!

“Bayan değil kadın!” “Erkeğin kalbine giden yola *ıçayım!” “Kadınlar günü aslında 6 Mart’mış ama anca hazırlanabilmişler…” “Anca hazırlandık çünkü *ıçınızı topadık!” …

Tüm bu gürültü içinde ufak ama kendim için mânidar bir takım hikâyeleri paylaşmak istiyorum.

Kadın olmak öyle zor, böyle zorların arasında “Amma abarttınız,” desem, benim ailem, geçmişim ve yaşadığım çevre açısından çok da ahım şahım bir şey görmediğimi, şımarık bir küçük Pollyanna olarak dile geldiğimi düşüneceksiniz. İşin yüzü öyle mi? Hangimiz için herhangi bir şey dışardan görüldüğü kadar kolay ve basit bir yandan. Eminim ki yazacaklarıma yakın, az/fazla bir şey yaşadınız. Yazacaklarımı seveceksiniz ya da sevmeyeceksiniz. Ama, yazacağım çünkü uzun bir zaman sonra dürttü yine bir takım hisler. Evet, delirebilirim.

Sevgililer günü, yılbaşı, anneler günü gibi bir çok isim konmuş tarihi eleştirenlerden olabilirsiniz. Tüm bu günleri tüketim merkezli ve dolayısıyla saçma bulabilirsiniz. Ben ise günleri severim; ritüelleri, kutlamaları, anmaları severim. Hatırlamayı ve üzerine düşünmeyi severim. Öyle bir insanım işte; sevmek, sevmemek ya da herhangi bir şey hissetmek zorunda da değilsin. Kuyuya bir taş atarım, dalgaları izlerim. Yeni taşlar toplamak ve yeni dalgalar yaratmak keyiflidir çünkü…

“Güçlü kadın” olma baskısıyla büyüdüm. Evet, evet, bariz dayatılmış bir şeydi bu benim için. Şimdi, şu yaşımda dönüp bakınca her şey çok acayip görünse de, o zamanlar normal olan buydu. Sorgulamazdım. Bilmezdim.

Güçlü ve aynı zamanda kadın olmak zorundaydım. Çünkü kadın olmak güzeldi, estetikti ve eğer güçsüz olursa tüm bu güzel ve parıldayan yanı elinden alınırdı. Yeterince güzel olmak için çaba, kavga ve çok bilmişlik gerekirdi. Güzel görünmek için, yaptığın her şeyi iyi yapmak için … hem bakımlı, hoş, hem de evinin aşçısı, temizlikçisi, bakıcısı olmalıydın ve tüm bunlar için çaba lâzımdı. Yani, açıkcası hem köle, hem efendi olabilmeyi bilebilmen gerekiyordu. Hem ezilmeyecek, hem hizmette sınır tanımayacaktın. Yeterince kafa karıştırıcı değil mi?

Hayatta kalmak için kuşanılan sert kabukların altında hepimiz gibi sevgi ve şefkate ihtiyacım vardı. Ama “sevgi karın doyurmuyor”du!

İş hayatında başarılı olup paramı kazanacak, takdir görecek, kimseye muhtaç olmayacaktım. Erkek mi? İşte, evdeki dekor gibi bir şey o da. Neyse efendim, evde şımarık çocuk olmamamız için her türlü yasak, engel, öğüt kol gezerken, ev dışında çelik gibi güçlü, baskın ve yırtıcı olmamız bekleniyordu. Çok ağlardım ben; evet, ağlak bir tiptim. Hâlâ da öyleyimdir. Belki doyamadığımdandır annemin kucağında ağlamalara. Evde, babama sarılıp “Bugün çok üzgünüm,” diyemediğimdendir. Hah, diyeceksiniz ki: Belki biz de yaşadık onları, biz ağlıyor muyuz zırt pırt? İçinize, sonrasına vesair ağlıyorsunuzdur elbet. Ben tutamıyorum, n’apalım. Güzel bu ağlamalar ama, nefes almak gibi. Öneriyor ve devam ediyorum.

Rahmetli yaşlılar için söylenen bir kelime gibi gelse de hâlâ ve yaşasa 61 yaşında ve yaşlı olacak olan rahmetli annem, kabaca herkesin annesi kadar harika, herkesin annesi kadar da korkunç bir kadındı aşağı yukarı. Çoğu, annesi için “korkunç” sıfatını kullanmayacaktır, eminim. Ama, ben bariz korkardım annemden; çocukluk arkadaşlarım bilir ve hep beraber korkmuşluklarımız da vardır. Başarılı, estetik, bakımlı, hoş giyimli, akıllı, ağzı laf yapan, albenili bir kadındı Zarif. Hırslı mıydı, bilemiyorum şimdi tam olarak ama elini attığı her işin üstesinden gelirdi. Yemekse yemek, temzilikse temizlik! Para kazanırdı, çok kazanmıştı. Takdir görürdü. Beğeneni, hayranı çoktu. Çekineni, eli ayağı dolaşanı da. İyiydi aslında hep; kıyamazdı, bir yerden sonra indirirdi yelkenleri, kendi tarzında özrünü diler, kırdığı kalplerin sahiplerinin gönlünü alırdı fırsat bulur bulmaz. Dışarıdan bakınca imreneni de çoktu sanırım; 2 güzel çocuk (öyleyiz bence), doğru düzgün bir koca, senelerdir yaptığı ve başarılı olduğu bir iş, hoş giyimi-kuşamı-evi, kazandığı bir sürü para. Konuşkan, neşeli, dobra bir kadındı. Yanındayken sıkılmana fırsat vermez, gezecek yerleri bitmez, anlatacakları sonlanmazdı asla. Öyle dolu dolu yaşadı, öyle dolu dolu gitti bir gün.

Ben babamı annem öldükten sonra tanıdım.

Hayatımdaki ilk erkek figürünü, beni ben yapan %50’yi, bu kadının sevdiği adamı, canım babamı, annemi verdikten sonra aldım. Bir anda olmadı tabii bu! 8,5 senedir gün be gün sürüyor bu tanıma hâli.

Senelerce bir kadından dinlediğim erkeği, kendi sözlerinden dinleme fırsatları buldum sonunda. Ve, fark ettim ki “erkekler o kadar da kötü değillermiş.” İnsanlarmış. Bizim gibi, üç aşağı, beş yukarı. Babacığımın deyimiyle “onlarda bir ana-babanın evladı”ymışlar.

Annemle babam kendimi bildim bileli kavga ettiler. Babam hâlâ gıyabında kavga eder annemle. Kızarım. “Artık yeter,” derim. “Bıktım kavganızdan!”

Hep annemden dinlediğim için, hep annem haklı sanmıştım. Hep erkek kadını ezer, erkek kadını hor görür diye bilirdim. Bu yüzden de tıpkı annemin öğrettiği gibi güçlü bir kadın olmalıydım ki ezilmemeliydim. Özellikle de bir erkek tarafından. Benim mükemmel bir aşçı-temizlikçi-anne-iş kadını-insan olmam ve karşımdaki erkeğin de güçlü-hassas-zengin-akıllı-başarılı vesair olması gerekiyordu mutlu bir evlilik için. Çünkü öyle olmazsa, aha “benim gibi olursun!” deniyordu. Onun gibi olmak: Her şeye rağmen mutsuz olmak.

Şimdi biliyorum ki mutsuzluğunun sebebi asla babam değildi! Son gidiş hamlesinde bile buna vurgu yapmış olsa dâhi, maalesef şimdi biliyorum ruhundaki hasarların tüm bunlara sebep olduğunu…

Bir yoga hocam, eğitimde “İçinizde şiddet varsa, öfke varsa ve buna rağmen çok düzgün davranıyorsanız, o hisler yüzeye çıkmak için bir aracı bulur, hayat yollar” demişti ve böyle bir adamın evine gece ansızın giren hırsızın adamı evire çevire dövdüğünü anlatmıştı. 

Demem o ki, neysen o’sun. Ne ekiyorsan, onu biçiyorsun. Bu kimseyi töhmet altında bırakmak değil! Suçlu, suçsuz, haklı, haksız aramıyorum. Sadece “Herkes hak ettiği gibi yaşıyor,” diyerek biraz salınıyorum.

Herkes, hayat ne uygun görürse onu yaşıyor. Hayat onu “o” konularla sınıyor ve geçiyoruz ya da geçemiyoruz. Geçemeyince sonunda ölüm mü var? Eh, hayatın sonunda ölüm var zaten de, süren hayatı zindan etmek işin fena kısmı olsa gerek.

Bu sabah 3:30 gibi berbat bir rüyadan ağlarayak uyandım. İstanbul’dayım, evimde değilim ve kalkıp hüngür hüngür ağlayabilecek bir ortam yoktu. Rüyamda ise, babam ölmüştü. Ofisine gidip onu arıyordum. Bedeni de yoktu! Meğer ölünce bedenler de yok oluyormuş; rüya hâli. Ağlaya ağlaya onu arıyordum. Son sigarasını kültablasında görüyordum. Son konuşmamızı hatırlıyordum. “Keşke,” diyordum, “keşke daha erken davransaydım.”

Uyandığımda, kocaman bir boşluğun içinde hissettim. Tıpkı annemin öldüğü gün gibi. Bu hissi biliyorsun, korkma dedim kendi kendime. Hayat böyle işte, sonu var. O da gidecek. Karnımda kocaman bir huzursuzluk, çocukluğumda böyle uyandığımda bir kaç kez sığındığım annemin yanını hatırladım. O huzuru andım. Ama, olmadı. İkisini de ne kadar çok özlediğimi fark ettim. İkisine de sarılıp doyasıya ağlamayı, kafamın okşanmasını, sarılınmayı istedim. Sonra zihnim durmadı! Babam ölürse ne olur diye düşünmeye başladı. Bu sefer işin pratik kısmına geçti; eşyalar! N’apacağım eşyaları. İyisi mi ben bir Ankara’ya gidip şimdiden temizleteyim babama onları. Gökhan! Gökhan ne olacak? O gün, telaşlandıkça Gökhan için, kuzenim Zekican’a “Git, ona bak!” diyordum. Hah, şimdi de onun evindeyim, güvendeyim. Yok ama, uyku gitti!

Bari oyalanayım da sabah olsun babamı arayayım dedim. Vakit geçmedi. Şimdi buradayım. Öncesinde bol bol Facebook ve Instagram’a baktım. Her yer Dünya Kadınlar Günü ve az biraz Fener-GS maçı…

Dünya Kadınlar Günü. Kadınların, özellikle hayatının bir evresinde bir erkek tarafından incinmiş olanların vur patlasın, çal oynasın hunharca erkeklere laf sokarak bir şeyler paylaştığı bir günmüş meğer! Abartmadım. Tamam, Özgecan olayı ve niceleri. Tamam, AKP hükümeti akabinde artan kadın cinayetleri. Ama, bir yavaş! Bir dur!

Direkt “şut-ve-gol” bir hamle olsa da: Lütfen babalarınızla yaşayıp/yaşayamadıklarınızın acısını diğer hem cinslerinden çıkarmaya çalışmayın çünkü bir işe yaramıyor. Haksız bulduğun hamlelere sen de hunharca geri atak yapınca işin resmi o olmuyor! Eleştirdiğine dönüşüyorsun eleştirdiğine bu kadar muhtaç ve aslında onu dönüştürmek isterken…

Bir soluklanıp psikoloji, doğu felsefesi, bir takım diğer felsefelerden vesair faydalanıp kadın ve erkek enerjisini tanımak üzere bir takım hamleler yapmayı düşündün mü? Karşına aldığın diğer cinsin de senin gibi bir ana-babadan geldiğini, senin gibi hayatta kalmak uğruna mücadele ettiğini bilmiyor musun?

Erkeklere bu kadar *oklanırken, aşık olunca neye döndüğünü görmüyor musun? Babacığından aldığın/alamadığın o güçlü şevkati tırım tırım aradığının farkında değil misin?

Tamam, kadın aşağılanmasın, o olmasın, bu olmasın. Güçsüzler ezilmesin, sırtta taşınsın. Hayvanlara da kötü muamele olmasın. Açlık da son bulsun. Ama sakin! Nazikçe, özenle, zarifçe…

Şimdi babama bakıyorum ve anlatılanın aksine güçlü ve şevkatli bir adam görüyorum. O kadın da bunları istedi. Bu adam bunları vermenin yolunu bilemedi. Bu kadın bunları anlatmanın yolunu. Konuşamadılar. Uzlaşamadılar.

Olmadıkça, gerilim arttı. Çirkinlikler bencilce etrafa saçıldı. Eleştiren eleştirdiği gibi oldu, insanlık hakkını talep eden diktatöre dönüştü.

Nereden mi biliyorum? Bir süre benzeri bir ilişki yaşadım ve “hem onlu, hem onsuz olmaz” kafasıyla ne o insana bir faydam dokundu, ne de ben arzu ettiklerimi alabildim. Aksine, o berbat diye anlattığım şeye benzemeye başladım. Sustum, çözmeye değil, “Aman şimdi bir sorun çıkmasın” hâllerine büründüm; en son ben daha fazla ve daha çirkin konuştum. Ne oldu? O insan gitti, ben yaptıklarımla bir başıma kaldım.

Tabii bu, burada durduk yere tecavüze uğrayanları ve benzerlerini kurtarmıyor, biliyorum. Ama, minik bir başka bakma hâli. Özgecan’ın babası gibi bakabilmeyi dileme duası.

“Erkekler” diye bir yana koydukça ve ortam açılınca saldırdıkça hiçbir şey çözülmeyecek. Güçlü kadın değil, güçlü bir insan olup önce kendi sorunlarınla yüzleşmedikçe bir yere varılmayacak. Bugün kadın, yarın erkek; o sırada hangisi güçsüzse onu sırtlanmayı, bunu gocunmadan ya da böbürlenmeden yapabilmeyi diliyorum hepimizden.

Odak sürekli değişecek, “kadın” “hayvan” “fakir” diye kategorilere ayrı zamanlarda ayrı önemleri vereceğiz. Ama, özünde hepimiz bir aradayız. Hep beraber yaşıyoruz. Hep beraber deneyimliyoruz hayatta karşımıza çıkan iyi/kötü ne varsa.

Sakince, anlayışla, huzurla … ağlamak istediğimizde birbirimizin kucağına yatarak.

<3

 

 

 


“Aşk = f (Karanlık)”

Dinlemeyeli uzun zaman olmuş bir şarkı gibi, kulaklarıma çalınınca, bin seksen sene sonra, yine hopladım yerimden. Her seferinde olduğu gibi, bir daha “Hmm…” derken buldum kendimi. İşte, bazı yazılar vardır, üzerinden zaman geçer ama yine de üzerinden zıplayıp geçemezsin. Geçmemen gerekir. Bir kez daha, bir kez daha; yazı değişmez ama sen sürekli değişirsin ve güzel olan da her karşılaşmada biraz daha anlarsın. Biraz daha okuyasın gelir, biraz daha paylaşasın…

… Ve, Cem Akaş‘tan geliyor:

eprimiş bir metafordan hareketle: ışık aydınlatır; ışık aydınlanmamızı, bilmemizi sağlar, çünkü karanlığın sakladığı şeyi, bilinmeyeni gösterir, görünür kılar.

ayın karanlık yüzü.

“bir ilişki nasıl olmalıdır – birinci manifesto”, madde 8: herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.

herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla öteki’ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, öteki’nin giderek bir’in parçası haline gelmesini, bir’leşmeyi sağlar.

aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, öteki’ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. bu direnç, bir yanıyla bir’leşme sürecinde tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.

karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. “içine almak” deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – “bilmek” fiili, kutsal kitap’taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.

karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan öteki tarafından.

“manifesto”, madde 29: dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.

bir itiraz: “kimlik” denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. dolayısıyla “kimliğini korumak” bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.

“tek odalı bir evde yaşamaktan, sevgilinle çarpışmaktan, kendi yerinin olmamasından nefret ediyordun, bu yüzden onu suçlamaktan ve bu daralma duygusunun yakınlığınızı baltalamasına izin veriyor olmaktan da nefret ediyordun. sonunda o ayrı bir eve çıktığında bir ay gibi kısa bir sürede eski neşeli, canlı, üretken haline dönünce, aşkın boğabileceği olasılığına tanık olmak seni ürpertti. ”

karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri7 karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı öteki’nin bilmesine izin vermek.

dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir “sanki-yoksunluk” yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak öteki’ne vermek: öteki’ne değer vermek.

bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. “kitabi” bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.

“önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı.”

paris’te son tango: adam, kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. ilişki yalnızca burada var olacaktır. adam kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, kadının adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, kadınsa pikabın adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. filmin sonunda bir kırılma yaşanır: ilişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, paris’te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak adam ve kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. “gerçek” aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.

mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.

herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.

aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.

“kaldığımız otel odasındaki tuvaletin kapısı yoktu. seviştiğimiz yataktan kalkmış, odanın içinde sanki bir şey yapman gerekiyormuş da ne olduğunu hatırlayamıyormuşsun gibi dönenmiş, sonra ayaklarını neredeyse sürüyerek tuvalete girmiştin. bacaklarını açarak klozete oturduğunda yüzünün parlak kırmızılığını, kadehe dökülen şampanya gibi işeyişini, yakından da yakın olduğumuzu hissettiğimi unutmayacağım hiç. en basit şeylerden bile öğreneceği çok şey var aşkın.”

aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak öteki’nin karanlığına.

izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.

izinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, öteki’nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.

karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, bir yanımla takdir etsem de. aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: öteki’nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.

herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla öteki’nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.

ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok.

“bir erkek arkadaşın vardı – çıkmak anlamında değil, cinsiyeti erkek olan bir arkadaş anlamında. önceleri yalnızca merhabalaşıyordunuz, sonra iyi arkadaş oldunuz, daha sonra hemen her gün görüşmeye, saatlerce konuşmaya, uzun yürüyüşlere çıkmaya, filmlere gitmeye başladınız. ben orada değildim henüz – telefonda bana, bir yıldır birlikte olduğun sevgiline, ne harika bir insan olduğunu anlatıyordun bu yeni arkadaşının, konuşmalarımızda sürekli adı geçiyordu, yaptığı bir şeyi, söylediği bir sözü aktarıyordun sık sık. şaka yollu kurcaladığımda gülerek yok canım, demiştin, yalnızca onu tanımış olmak bana mutluluk veriyor.

sonra ben geldim; tanıştık. senin aracılığınla tanıdığım insanlara yakınlaşmakta hep zorluk çekmiştim – bu adamı sevdim. ilk başta seni memnun etmek için bana dostça davrandığını düşündüm; geçen zaman, neredeyse senden ayrı var olan bir ilişki kurmamızı sağladı aramızda. sana aşık olduğunu görüyordum – senin de ona aşık olduğunu anlamadım ama, istemedim. bu durum iki ay sürdü: bir sabah, geçerken sormamış olsaydım, onu sevdiğini bana söyleyecek miydin, ne zaman söyleyecektin, bilmiyorum; o sabah duyduklarımdan sonra ilk tepkim, tası-tarağı toplamak ve defolup gitmekti. ikinizin birlik olup, gözümün içine baka baka birbirinizin sevgilisi olduğunuz yerde daha fazla kalmak, sinir, sindirim ve solunum sistemlerimi fazlasıyla zorlayacaktı. birkaç gün sonra döndüm ama – dönmemi çok istediğin için, benim için çok önemli olduğun için. aranızda fiziksel hiçbir şey olmadığını (sanki en önemli derdim buymuş gibi), duygularınızı ilk kez o sabahki konuşmamızdan sonra birbirinize açtığınızı söyledin: onunla hiçbir zaman sevgili olmamıştın, uzaktan sevmiştiniz birbirinizi, o da saygısından dolayı daha fazlasını istememişti, şimdiyse bitmişti bütün bunlar – hâlâ arkadaştınız ama sen beni seviyordun ve onu kazanmak uğruna beni yitirmek istemiyordun.

tekleye topallaya toparlanmaya, yara sarmaya başladık. ilk kez, sana güvenmemem gerekebileceğini, senin ipinle kuyuya inmenin çok sağlam bir fikir olmayabileceğini düşünür oldum: içimdeki acılığı sürekli kıldı bu. benim, bir süre sonra başka bir şehre gidecek ve seni arkadaşınla bırakacak oluşum da pek rahatlatmıyordu içimi.
sonra bir mektup aldım arkadaşından: üzgün olduğunu, arkadaşlığımızın böyle, onun bana ihanet etmesiyle bitmesini istemediğini, kendini tam bir salak gibi hissettiğini anlatan, bana değer verdiğine inanmamı isteyen, abuk-subuk, bir sayfalık bir mektup. arkasına yazdığım cevapta buna inanmamı beklemesini inanılmaz bulduğumu, ahlak düzeyi sıfırlanmış bir sürüngen olduğunu düşünmeyeceğim ve adını her duyuşumda kusmak istemeyeceğim günün de geleceğini bildiğimi, ona vaktiyle içten bir yakınlık duyduğumu ama bu saatten sonra herhangi bir arkadaşlık söyleminin söz konusu bile olmadığını ilettim. senin ihanetinin acısını ondan çıkartıyordum sanırım – senin bana olan sorumluluğunun yanında onunkisinin lafı olmazdı herhalde.

hikayenin en hoş tarafıysa, bana gerçeği anlattığın gün bile yalan söylemiş olduğunu öğrenmemdi, yüzyıllar sonra: aranızdaki ilişki iddia ettiğin gibi “masum” değildi, benimle yüzleşmenden önce ve onun bana yazmasından sonra da aynı yoğunlukta sürmüştü; ben sahneden çekildikten kısa bir süre sonraysa resmen sevgili oldunuz, birlikte yeni bir ev tuttunuz. anlamadığım iki şey var: beni nasıl bu kadar aşağılayabildin; gittiğimde, gitmişken, neden yalvardın, döneyim diye? dibini bulamadım ben senin.”

kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını öteki’ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, öteki’nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.

“manifesto”, madde 13: her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7’dir.

madde 14: duvarlara işemeyiniz.

ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım: size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en “intim” bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.

aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında can’a varlığını hissettiriyor: değerli. gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. iyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.

***

Biraz daha böyle yazılar istersin belki, ne bileyim; olsa fena olmaz mıydı?


Yoga ne yapar?

“Mikemmel bir vücıt”tan ziyade, vücudunla bağ kurmanı sağlar; daha önce hiç hareket etmemiş yerlerini harekete geçirir, hareket alışkanlıklarını tepetaklak eder.

Çok mu “atla deve” bir şeydir bu? Hiç deneyimledin mi bilmiyorum ama eğer olduysa ne demek istediğimi hissettin zaten. Yok, hiçbir şey ifade etmediyse, bir gün her şeyi şaşırt (sağ tarrafını kullanan biriysen solla yap her şeyi, öne eğilerek uzanma, yana eğilerek uzan, kambursan dik dur, diksen kambur, uydur bir şeyler). En saçma bulduğun yerdeki kasları hayal et, onları aktifleştirmeye sonra bırakmaya çalış. Şu çaba bile koskoca bir dünya, bir oyun, bir kendine temas açacak zaten.

“Aman canım, severim ben x, y, z çalışmayı spor yaparken; hem bak nasıl iyiyim,” diyorsan, kesin yap!

O atladıkların, o çaktırmadan “kaçtıkların”, o sıkın sıkıya sarıldığın “iyi oldukların” memur mesaisi kadar sıkıcı aslında. Aslında, iyi olduğun yerde durmak aynı gösteriyi sıkıcı bir şekilde tekrar edip dışardan gelebilecek tepkilerle kendine bir ifade arama hali.

Hiç hissetmediğin o yerde, hiç de bilmediğin bir hisle tanışırkenki o coşku, o merak ve asıl önemlisi sadece senle ilgili olan o kendine temas tadından yenmez bir deneyim.

***

Yoga şunu yapar: Beden aracılığıyla seni deneyimlerde gezdirir. Bu örneklerden yola devam edersek: O hiç temas etmediğin yerdeki “yeni”, coşkulu tanışma, merak, his binlerce kapı açar yaşam deneyimde.

Ve, işte o anlardan birinde anlarsın “konfor alanından çık, özgürce tecrübe et hayatı” lafını. Korkuların neleri yaşanmaktan alıkoyduğunu, sınırları sadece ve sadece senin zihninin yarattığını ve işte o zaman anlarsın sendeki bilincin tavrını ve ihtiyaçlarını.

Bendeki bilinç sendeki bilince bunları derken, dün temas ettiğim travmalı küçük omurumla gülümseriz güne. Meğer yaşanan kötü şeyler nasıl da engellermiş yaşanacak bir sürü güzel olasılığı. Meğer ben sakat değilmişim, meğer incinen yer o kadar da “geri dönemez işlevine” değilmiş, meğer tüm bu hisler sadece bana ait değilmiş.

Meğer hepimiz birmişiz de apti gibi kendimizi soyutlayıp tuhaf hissediyormuşuz.

Meğer yoga “şimdi nefes al ve kollar yukarı” derken sana güzel görünümlü kollardan çok daha derinde bir şey sunarmış da her seferinde niye acaba şaşırırmışsın.

Meğer “Namaste cnm ya!” ;)


%d bloggers like this: