Modern Zamanlar

30Nov19

Öncelikle bünyemde biraz alkol olduğunu ve bunun herkes gibi beni de değiştirdiğini açıklayayım. İnsan, gevşeyince gerçekten kendisi olabiliyor bazen. İçinden geldiği gibi, filtreleri kaldırıp… gerçi uzundur, alkolsüz de bir hayli filtresizim sanki. Korkacak, kaçınacak, hesap verecek bir merci kalmadı zira. Kendisi olsa, bunun korkulacak bir şey olmadığını açıkça belirtirdi; ben de ona bunun saygı gibi bir şey olduğunu açıklamaya çalışırdım.

Bu sabah Yunan saatiyle 5 gibi uyandım. Onu düşünerek. Anılarımızı. Sonra annemi. Anılarımızı. Hepsi, sanki şu an olmuş gibi bir bir çıktı su yüzeyine. Ne kadar fazlaymış diyebildim ilk defa. Bunu demek, yaşayan taraf için bir hayli zor. Bir nevi, normalin o oluyor. Oysa ki, yaşananlar o kadar da normal değil. Yani, ne bileyim, her gün duymuyoruz, her gün olmuyor gibi.

Anacığım gidince ağlayamamamdan tut, onun evinde, onun eşyalarıyla 7 sene yaşamama kadar garipmiş her şey. Şu an, babamla ilgili her şeyi çabucak yok etmeye çalışıyorum. Pek tabii, çok özel şeyleri koruyarak. Ama, son dokunduğu kağıt vb. şeylere artık anlam yüklemiyorum, yükleyemiyorum. Giden gitmiş. Nerede bir temas arasam da yok ki asla! Sadece, zihinde anılar, anlar, sesler, görüntüler. Her şey bir rüya gibi hatta bazen…

Hayat, bir illüzyondan ibaretse, zaten farklısı düşünülemezdi. Ben uydurmadım bunu; doğu felsefesi başka da bir şey demiyor sanki. Ölünce, anlayacağız ya da anlamayacağız ama olan her ne ise, sadece bir takım deneyimler. Çok da ahım şahım değil; tepki veriyorsun, önemli kılıyorsun. Geçiyor. O da geçiyor. Yenileri geliyor elbet.

Kafamdaki en büyük soru şu: Yalnız olmak iyi mi, kötü mü? Yalnızsan, özgürsün bir kere. İstediğini yapabiliyorsun. Sorumluluk yok, hesap vermek yok. Bekleyen, merak eden yok. İşte burada başlıyor kırılma… Ya kimsenin umurunda değilsem? Ya, cidden merak etmiyorsa kimse? Ya, yok olur gidersem…

Şahit aramak gibi paylaşmak. Var olduğunu doğrulamak, yaşadıklarını gerçek kılma arayışı sanki. Yoksa, sadece zihin ve sen varsın. Sana ve zihnine bakan bir sen daha var gibi hatta. Dış ses gibi; şu an şunu yaşıyorsun diyen. Ya da, bu sadece aşırı farkındalık artık. Ama, güzel. Net ve berrak. Gerçek. Çok gerçek.

Kimse görmezse, ben görürüm demek gibi… ama bir yerden sonra da yorucu. İstiyorsun ki o hissi, o duyguyu aktarabileyim. Yolu her ne ise. Ve, biliyorsun ki asla ama asla, aynı anda aynı yerde olsan bile biriyle tamamen aynı şeyi hissetmiyorsun.

Sonra diyorsun ki, o ne anlarsa, önemli değil. Yanımda durur mu sadece? Bir yazım vardı, burada, “Benimle döner misin?” diye. Şu an, tam hatırlamasam da, bunları anlattım gibi geliyor; okuyacağım tekrar.

Yalnız olmayı ben seçtim gibi. “Tek akmayı.” Sorumluluktan kaçmak bu aslında. Ya da, yüklerin fazla gelmesi ve bir tane daha fazlasını istememek gibi. Ama, biri olursa, dertleri, yükleri değiş-tokuş edersin gibi. Maalesef, o eşit ve dengede değiş-tokuş hissini alamadım demek ki. Ya fazla, ya az olmak; bu da tamamen uydurmaca, zihin uydurmacası ama var böyle bir şey. Olduğun gibi olamadığın yerlerde, değil yük alış-verişi, hiçbir şey istemiyorsun.

Sonra, tek başına, 4 gün, bir adanın kasabasında, saatleri sayıp ucuz şarap içip düşünüp taşınıyormuşsun.

Bir karara varmadım. Hala bilmiyorum hangisi daha iyi. Şimdilik ben iyiyim ama. Yüzleşmek, düşünmek, kah ağlamak, kah gülmek iyi geliyor.

 

En güzeli de, kendim diye çok eğlenceli bir arkadaşım varmış. Aynı tatlılıkta devam edebilecek canlara kolları hep açık, onu alıp yerden yere vuracaklara ise en ufak zerresini bile kıpırdatmayacak…

O zaman, herkesin şerefine bu kadeh!

 


and, we’re back…

İnsanlar neden yazar? Neden anlatma çabasındadır. Paylaşmak, şahit aramak; normalleşmek… ve, belki de unutulmamak!

Güvende hissetmek de olabilir bu. Güvenle ilgili kafamda çok fazla şey dönüyor bu ara. Anksiyete, öfke, depresyon vb. nahoş hallerin temelinde hep “güvende hissetmeme”ye doğru bir yol var sanki. “Kontrol manyaklığı” da bunlardan bir başkası; uçaktan korkanların, “Durun! İnecek var!” deme özgürlüğünün olmaması şüphesiz bir güvende olmama hâli yaratıyor. “Ya bir şeyler ters giderse?”

Psikoterapideki tatlı soru-cevap oyunlarından biridir bu: “Şu olursa mahvolurum!” dersin ve terapistin sorar, daha gerçekçi olarak, “Şu, şu oldu, daha net ve ufak ölçekte ne olur?” Ve, sorular birbiri ardına gelir. Sanki “Balta nerde, suya düştü, su nerde, inek içti,” gibilerinden. Sonra? “Yandı, bitti, kül oldu!”

“Sonunda ölüm yok ya!” lafına şüphesiz milyonlarca kez “sonunda ölüm var” ifadesini çarpmışımdır. Çünkü, her canlı elbet bir gün ölümü tadacaktır. Yaşamak varsa, bir o kadar da ölmek vardır. “Canlı olmasaydın ölemezdin akıllım…”

Neyse efendim, uçağa dönelim. Diyelim uçak düşüyor, ne olur? İşte çığlık atarsın, ağlarsın, dine dönersin vb. Uçak da düşeceği varsa düşer. Sadece süreç karayollarındaki trafik kazaları gibi göz açıp kapayıncaya kadar sürmüyor. Biraz işkenceli bir gidiş özetle. Düşün, araba kaza yaparken de aslında “Durdurun, inecek var!” diyemiyorsun ki! Ayrıca dünyadaki karayolları kazaları sayısı her zaman havadakilerden fazla! Bir de bana sorarsanız, varsın uçak düşsün, giderim mis gibi. Öbür türlüsünde mazallah sakat kalmak da var. Gibi, gibi.

Özetle, olacakla öleceğe çözüm yok! Kaderci miyim? Ben mi? Tamam, sen trafik kazası sırasında kazayı durdurmayı ve inmeyi dene; “özgür irade”. Ben iyiyim böyle; bir hayli özgürüm zaten… (Bkz. Kabul etmenin özgürlüğü)

Anksiyete, güvende hissetmemek, öfke ve diğerleriyle nasıl güle oynaya yaşanır:

Tüm teknolojiyi bir kenara koyup, haritasız ve planlarla dolu defterlerden uzakta, sersem gibi adım atıyorum adaya. Hep bir adam olsun istedim; burası artık biraz da benim adam olabilir. Belki, bilmem.
Önce bir şeyler yiyip, işleri yapıp yollamak lazım. Sonra sakin kafayla bir ufak plan yapılabilir. Panik yok. Vakit var. Her şey yolunda.
Lattenin yanında gelen keke sevinirken bu vinç de nereden çıktı sabah sabah? Neyse, insan bir süre sonra seslere alışıyorlar bence. Elbet işi bitecek bir de; tüm gün sürmez herhalde. Sürmedi.

Otobüsle gideyim. Hmm 14:00’da, daha 2 saat var. Bekleyemem. Saatli vesaitleri sevmiyorum. Motor kiraliyim yine; hem bu sefer gideceğim yer daha yakın. Her yer kapalı. Şu motorcunun telefonunu ara. Geldi. Pazarlık et, kabul etti. İltifat etti; tatlı bir insan. Benzin almalıyım. Benzinci buradan değil dedi, merkeze dön, ana yoldan, hadi. 30-40 dakika bir şey. Tamam. Bu sefer hava sıcak değil, aksine montsuz motorla bir hayli fena. Git git bitmiyor. Ama, bu sefer daha kolay. Artık biliyor gibiyim. Sesi kulaklarımda, yaparsın derken… Ama, dikkatli ol derken.

Oh, sonunda döneceğim kavşak burada. Girdim de kasabaya. Şu çocuğa sorayım; İngilizce biliyor mu? Çok tatlı; el hareketiyle şöyle böyle yaptı çakalca. 8-9 yaşlarında. Bilemedi. Bir kız geldi, genç, 13-16 gibi. O da baktı, sağa git dedi. Bana doğru gelmedi ama gideyim bakayım. Aha, kasaba bitti ya!

Ben biliyordum sola gidileceğini; ne gerek vardı sosyalleşip yol sormaya? Güvendim. Oluruna bıraktım. Epi topu 10 dakika rötar. Bu arada yola çıkmam zaten 13:40’ı bulmuş. Varmam ise 15:00 sanki.
Oda kiraladığım yerin kapısındayım. Kimse yok. Arayayım. Geldi kadın. Tam bir Bodrumlu abla. Odamı verdi. “Okey?” dedi. “Okey :)”

Çok açım. Her yer kapalı, marketler bile! Sezon dışı geldim, açlıktan öleceğim. Otel ablası yemek verir belki? Dur şurada var bir yer. Park edip, yemek sorayım. Kalamari, grill? Okey! Bir kadeh de beyaz şarap lütfen. Of kafam iyi oldu.

Ulan Siesta tabi! 16:00 market de açılır dediler. Gittim. Domuz sosisi, şarap, cips, balık konservesi. Çikolata, çekirdek ve yoğurt. Ama, meyvalı.
Balkona geçelim. İşleri bitirelim. Okey?

İş biter. Düşünülür.

Kaybolmadım. Benzinim bitmedi. Evet, sağım solum ağrıdı bavulla motor sürmekten… olsun. Kimse saldırmadı. Kimse kötü bir şey demedi. Herkes en iyi gülümsedi, en kötü donuk baktı ama hep cevap verdi.

İşler yetişti. Biraz para harcadım dışarıda yiyerek, olsun. Önümüzdeki günler için alışverişimi yaptım. Odam güzel, balkon harika… dalga sesleri sadece. Bir de benim kötü müziğim.

Kapkaranlık. Hiçliğin ortası gibi. Yıldızları göremiyorum? Benim ekranımın ışığından mı, yoksa sis mi var acaba…

Uçak geçiyor sanki, bir de öyle bir ses var. Ama, sanırım bir kanala su girip çıkıyor dalgalarla, onun sesi gibi.

Makas alan motorcu delikanlı “Şimdi orada tüm cafeler, restoranlar kapalı; ıhhhh,” demişti. Evet, terkedilmiş barlar sokağı, ıssız liman, sokakta oynayan yerel ilkokul çocukları… Hiç ıhhhh gelmedi bana ya, sen bilirsin makasçı.

Makasçıdan çıkarken bağırdı bana “Leydii, leydiii!” diye, “Hı?” diye döndüm. Pasaportumu unutmuşum. Kızdı. “Sen ne yapıyorsun?” demeye getirdi. Sonra da, şakayla “Hiçbir yere gidemezsin, kalırsın Kos’ta ömür boyu,” dedi. “Oluuuuur!” dedim. Ne olacak ki?

Hediyelik eşyacıdaki kız yolları gösterir, sen espiri yaparsın, tütüncü Theresa da her şeyi uzun uzun, ince ince anlatır. Güvendeyim nasıl olsa.

Kontrolü bırakınca, olanı olana teslim edince… başka bir deyişle: Çabasız çaba. Eylemde bulunmadan eylemde olma hâli. Tüm özgürlüklerin en büyüğü! Tüm korkulardan, endişeden, karamsarlıktan kurtulma hâli.

Kos’ta tatilde süsü verilmiş, motorla 45 dakika 1 saat bilmediği yollarda dolanmış, aç kalacağım diye endişelenmiş, “Ne sosyalleşeceğim şimdi! Ne alaka…” diyerek gideceği yolu sormaktan kaçan … hepsinden büyüğü, herkes gibi en büyük korkusu yalnızlık olan bir canlının sürekli yalnızlıkla mücadele vermesi bu.

Düşünüyorum da, paylaşmazsak ne olur? Paylaştığımızı kim, ne kadar anlıyor? Şu an duyduğum sesleri, kokuları ne kadar anlatabiliyorum? Anlatsam ne olacak? Eee?

Ama, anlattım.


Dönsün Dünya

20Jul17

“Ay resmen 1 sene önce yazmışım en son!” şaşkınlığıyla başlamak nasip oldu yine. Sanırım geçen sürede hiçbir yere yazmadım ama çok konuştum. (Bence fazla konuştum.) Konuşmak çoğu zaman güzel olsa da, kendi kendine olan çabalarında (bkz. kendi küçük tarihin) pek bir işe yaramıyor kanaatindeyim. Öyle içki sofralarında boş boş konuşup onu bunu kurtarıyoruz ya; o cinsten. (Hep alkol yoktu ama, yanlış anlaşılmasın lütfen.)

Öncelikle yazınca gelen o saçma rahatlamadan dem vurayım, tam bir “Yaz, geçer,” havası essin. “Yazmasaydım delirecektim,” cümlesine sekerken buradan, itiraf etmeliyim ki delirmek için sebep çok, keşke yazmayla onu az da olsa hizaya getirebilsek. Ama, dur bakalım.

***

Bu ara böyle bir manik-depresif hallerdeyim. Bir uyanıyorum “Hayat çok güzel!” bir uyanıyorum sinsi bir mide bulantısı. Bir günüm bir günümü tutmuyor. Uğraşmıyorum, bıraktım kendi haline. İzliyorum. Neyin peşinde yine bu (bu: Kendim sandığım şey), diye diye…  İzlemek -ki en zor olanı-, sanırım tek tedavi/huzur yolu bu zamanlar. Yargılardan, çabalardan, savunmalardan, öfkelerden kurtaran. Tarafsız kalmanın araştırması gibi. Bir maçı yorumlamadan, sanki sadece elindeki içeceğin ve yemeğin tadını çıkarmak için bir de gözlerini bir yere takılı bırakmışsın gibi. İzlerken hayat kaçıyor olabilir mi peki?

Katılımcı olmak da var. Sınırlar çerçevesinde, olana içten gelen hisle evet ya da hayır diyerek minik bir seçim. Seçtiğini sanmak?! O hissi koyan kimse, onun tercihi olduğunu bile bile. Akışa bırakmak, tersine yüzmeye çalışmamak. Bunları yaptığın anları izlemek. Kendini enselemek!

Harıl harıl dedikodu yapıyoruz mesela, bir kaç dostumla son zamanlarla. Kendimizden geçe geçe verip veriştirirken hep içimden bir ses “Ama, dur ya, onu da anlamaya çalış,” diyor. Sonra başka bir ses de “Onu anla, bunu anla; anlama artık ya! Tadını çıkartsana! Bırak onlar çok gerekiyorsa yardım falan alsın, sana ne!” Öyle bir beyazla, karanlık alanların dansı. Karanlık da demeyeyim, çok dark bir kişi değilim. İyi ve kötü adledilenlerin bir arada durması sanırım bu. Hem çok “Anlıyorum, anlıyorum,”culuk, hem de “Ne anlıycaaaam beeaaaa!” şımarıklığı. “Az da beni anlasınlar amk!”

***

Dün bir yazı paylaştım: “İnsanların umurunda değilsiniz!” cümlesi tokat gibi çarpıyordu insanın yüzüne yüzüne. Gerisini karıştırınca “Hayat boş”lar, “Sık sık kendini değersiz hissedeceksin”ler falan. Bir yanda ise Metin Hara-Spritüelizm-Reklam/PR… İnsanlarda kocaman bir manevi boşluk; onu doldurmak için tuhaf tuhaf acayiplikler. Yahu evet, hayat boş ulan! Ve, evet sık sık kendini *öt gibi hissedeceksin! Okuduğun kitaplar, gittiğin doktorlar, yoga hocaları, spritüel herifler, gurular, sevgililer, aşklar, eşler, işler, topluluk halindeki şak şakcıların vs. hiç de seni tatmin etmeyecek! Olumlamalarla, evrene yollanan mesajlarla olmayacak o iş…

Hep sen kendin yaptın sanacaksın iyi bir şey olunca. Hep, kötü olduğunda suçlayacak birini ya da bir şeyi bulacaksın. Ego bu işte. Guard açmak/almak bu. Hayatta kalmak böyle bir şey. Tamam.

Bugüne kadar nasıl öğrendiysen hayatta kalmayı, bu andan itibaren de o yolda devam edeceksin. Başka doğrun yok ki! Bu suç değil ki… Kimse de egosuz olamaz ki!

***

Buradan nereye mi bağlayacağım: Çok da ahım şahım bir yere değil! 37.853 kere duyduğun, belki yer yer içinde bulduğun, bazen unuttuğun, bazen onunla koptuğun o şeye. “Unutma, senden büyük Allah var!”

O kadar işte.

İster buna teslimiyet (الإسلام) de, ister kader, ister yazgı. Allah de, tanrı de, evren de. Doğa de, ağaç de, güneş de. Uzay de, bilinç de, yüksek bilinç de. Büyük güç de. Ne dersen de -ki bizim kelimelerimiz asla yetmeyecektir.

Anlatmaya benim gücümün yetmediği, kelimelerin havada uçuştuğu şu anda, tam şurada, kalbimin az altında bir his o sanki. Ruhumu büzen de, havalandıran da o. Oradan bedenime yayılıp her bir hücremi titreten. Her seferinde gülümseten ve ağlatan…

Bana bu yazıyı yazdıran…

***

yoo, yooo sorumluluktan kaçmak değil bu! aksine, olan neyse onu teslim etmek var olana gerisin geri. onla bir olmak, onla bir akmak. olduğu gibi. her neyse, o işte o. tabii ki karar veriyorum, tabii ki işler hallediyorum; ama halletiren kim? o hissi oraya sokan kim? bir sabah gözümü öyle açan kim…

ben çok iyi biliyorum gücümün sınırlarını, güçsüzlüğümü, çabalarımı. çok iyi öğrendim aslında nerede durmam gerektiğini… çok şükürler olsun ki, ben durmamayı seçsem bile, beni durdurana minnetle.


Boş

24Aug16

Bu sayfayı bomboş bırakıp gitmek geliyor ama 823 kelime sırada bekliyor. Yaşamın her anında boşa konuştuğumuz, boşa hissettiğimiz, boşa çabaladığımız gibi; şimdi size boş boş yazacağım. Boşun anlamını doldurmadan, boşun negatif hissini de kaybetmeden. Olduğu kadar; olmazsa da sayfa boş farz edip geçip gidebilirsin.

***

“Hiçlik” üzerine oturup konuşmak asla bana düşmez öncelikle. En çok tüketen, en çok eşya seven, en biriktirici karaterimle ne desem zaten inanmazsınız gibi geliyor. Peki ya, bu kadar maddenin içinde hiçleşmenin bir araştırmasıysa bu? Her şeyi bırakıp minimal bir yaşamı seçmek miydi boşluğu dolduran sözlerin içini de dolu kılabilecek olan?

***

Anlatmaktan çok, sormak istiyorum; cevap aramıyorum. Sormak, eylem olarak dolduruyor boşluğa bakan boşluğu sanki. Sormak aslolan eylem; sonu yok, başı da… Tıpkı aslında şu an diye bir şey olmadığı gibi.

Tamam daha doğru düzgün anlatayım, oyalamadan. Zihin, olanı algılamakta saniyeden de  kısa bir süre gecikme (lag) yaşıyor. Bilimsel gerçek. “Şu an” diye dilegelen, “anda kal” diye öğütler veren  zihin, asla ama asla tam o anda olamıyor. O zaman nerede?

Geçmişte? Evet. Gelecekte? Evet. Geçmiş depresyon mu? Evet? Gelecek anksiyete mi? Evet. Depresyon da, anksiyete de seni daha duyarlı bir insan yapmıyor mu? Evet. Hissettiklerini duygu durumlarına çevirmen seni insan yapmıyor mu? Bunlardan uzaklaşmak demek, başka türde bir canlı olman demek; hem de hep daha aşağı gördüğün, ilkel bulduğun diğer hayvanlardan biri. “Ayı! Önüne baksana! İnsan var burada…”

***

İnsan zihni ki hem gelecekte, hem geçmişte var olabilen, kayıt tutan, var sayımda bulunan ve bu yüzden sürekli anı kaçırmasından dem vurulan.

Kutlamak gerekmez miydi oysa?

Boşlukları anlamlandıramayıp korkmak yerine boşluğa yayılan bilinçle coşmak?

Kutlamak, canlı olmak mıydı? Canlı olmak mı? Kutladıkça mı canlanacağız?

Tüm bu soruların cevapları her ne olursa olsun, onları gülümseyerek ve huzurla duyabilicek misin?

***

Olan biteni kabul ederek ilerlemek ya hani olma halinin en huzurlu tanımı; işte tam buraya çomak sokucam!

Olana sinirlenmek, olana neşelenmek, olana üzülmek, olanın içinde kaybolup gitmek sanki o olma hali. Olan olurken hiçbir şey olmuyormuş gibi yapınca ne oluyor o zaman? Algıladıklarını hissedip duygu geliştirmekten kendini alıkoyuyarsan bu ne kadar olanla kalmak?

Geçmişten beslenerek ve geleceği var sayarak seni korumaya alan zihnini daha fazla hırpalamadan onun ufak bir gecikmeyle de olsa sana yaptırdıklarını kucaklayabiliyor musun?

Olduğun halinin, sana konan/gelen/beliren bilincin muhteşemliğinin farkında mısın? Her an, her yerde olan bilincin asla seni de atlamadığı, hep sana da bir dürtü, bir fikir, bir duygu bahşettiğini… Olduğun halinle ne kadar eşsiz gibi dursan da kocaman bir bütünün bir parçası olmaktan gurur duyuyor musun?

Bir şeyden çok olunca, yok oluyor gibi oluyor değil mi? Boşluk gibi, hiçlik gibi…

Hiç olmamak, boş olmamak için boşluğu aramak.

Arıyormuş gibi yapmamak; doluluğun içindeki boşlukları fark etmek. “Boşaltmış gibi” yapmadan, tüm dürtülerinle ne istiyorsan onu yaparak yok olabilir misin?

Yok olmaya dayanabilir misin?

***

Uzun lafın kısası, aslında yoksun, yokum. Hiçiz. Boşluğuz. Her geçen gün bir takım anlamlarla doldurmaya çalıştığımız benliklerimize kızmanın da bir anlamı yok. Başka türlü yok olamaz ki! Var olmadan yok olunur mu hiç?

Tüketmeden üretebilir misin? [Bak bu soru benim için bu ara çok önemli; her saniye aklımda bu var.]

***

Klasik bağlama olsun: Enerji yoktan var edilemez, varken yok edilemez; sadece bir şekilden öbürüne dönüşür.

Düşün. Ya da düşünme.

Çok da önemli değil, zaten boş.

Boşluğun tadını aldın mı peki? Ya kokusunu…


Birincisi burada: Aldım-verdim

Bundan tam 5 sene önce yazdığım yazıyı dün Facebook çıkartmıştı karşıma. Okudum, ilginç şeyler hissettim, tekrar paylaştım. Sonra, bugün, bir virüs gibi yayılmaya başladı (bkz. Viral).

Sabahtan beri 3 kere daha okudum -onu yazarkenki hissi hatırlamak için. Çünkü, dün gece o yazıyla yüzleşmem çok büyük bir hüsrandı aslında. O yazıdaki coşkuyu, mutluluğu, umudu tekrar hissedebilir miyim diye çok denedim böylelikle…Sonuç: Daha da fena bir his yayılıyor içime.

Yazı, beklediğimden çok fazla beğeni ve paylaşım alınca, bu vicdan yükünü hafifletmek için yine dışarıyla paylaşmaya karar verdim. Açık seçik anlatacağım. Belki böylelikle başka bir açılma yaşayacağız, başka bir şeyler olacak… Bilmiyorum.

***

Geçen 5 senelik sürecin sonunda hala bir arabam ve evim yok. Bu sürenin yarısından itibaren daha çok para kazanmaya başladım; artık babamdan, kardeşimden ya da arkadaşlarımdan ne borç olarak, ne de karşılıksız para isteğinde bulunmuyorum. Dışarı çıkmak, gezmek şöyle dursun, artık yurt dışına da kimseden yardım almadan gidebiliyorum. Arabam yok ama motorsikletim var. Evim yok ama kiralarımı 3 senedir düzenli ödüyorum. Gördüğüm bir şeyi -çok abartılı olmadığı sürece (bkz. Araba)- pek de fazla düşünmeden alabiliyorum. Doktora, dişçiye, Ikea’ya “Babaaa!” demeden gidebiliyorum. 36,5 yaşındayım ve aşağı yukarı 32-33 yaşından itibaren bu hale dönüşmüşüm. Çok şükür.

Yani, yaklaşık 2-3 senedir bir “yetişkinim”; bağımsız, kendi kararlarını veren ve dışarda bir başkasına muhtaç olmayan.

Peki, huzur ve mutluluk seviyem ne olmuş?

O yazıyı yazarken ki umut, heyecan, coşku yok, daha önce dediğim gibi. Çok eşya var hala. Depoda duranlar da cabası. İşin daha da sinir bozucu kısmı ise, herhalde tüm bunları kaybetme kaygısının daha büyümesi olmalı.

Tutturulmuş olan bu standartı kaybetme kaygısı… Bu kaygının yol açtığı daha çok çalışma hali. Ha, güzel yanı şu; eskisine göre çok daha titiz, çok daha çalışkanım. İşim her şeyden önce geliyor. İşimle var oluyorum. Bu kötü bir şey değil! Kendimi bildim bileli kağıtları kesip birbirine yapıştırıp boyayarak saçma sapan şeyler yapan bir çocuktum. Oldum olası bilgisayar delisiydim. Neysem O’yum aslında işimi yaparken. Tam özümün sahne bulduğu yer orası. Bunu fark etmem, işim hakkında söylenme rutinimi de azalttı. Bunlar çok çok güzel…

Ama, huzurum pek yok. Bir şey eksik!

Yaşama sevinci?

Hmm. Yaşama sevinci bir nedir? Güneşe, aya, ağaçlara bakıp gülümsemek? Birine sarılmak… Sabah umutla gözleri açmak? İyi şeyler olacağına dair bir sarhoşluk?

Fiziksel olarak karından, solar pleksus bölgesinden havalanan bir his. İçinin kıpır kıpır olması.

Yok denecek kadar az. Depresyonda da değilim. Mutsuz da değilim aslında. Öyle duruyorum. Durgunum?

***

Meditatif hal dedikleri bu muydu? Duygu-durumlarda uçlara gitmemek, “yapan” olmamak (bkz. Doer), çok da büyütmemek?

Bilmiyorum. En iyi bildiğim şey de bu: Bilmemek.

Bu yazıyı yazarken daha da hafiflemedim aslında; daha çok kendimi iki yüzlü gibi hissettim. İnsanlara bir takım fikirler, bakış açıları sunup, ümitler verip kendi kendimin ne halde olduğunu görüp çok huzursuz oldum.

Şimdi, sizlere şunu itiraf etmeme izin verin:

Hayat, ne büyüttüğümüz kadar büyük, ne küçülttüğümüz kadar küçükmüş meğer. Meğer, anlatılmaz yaşanırmış bir çok şey. Aslında tüm o kitaplar, tüm o öğretiler aynı plağın sürekli dönmesi gibiymiymiş. Ve, ne yazık ki biz modern bilinçliler tüm bunları “kötü” sanarmışız. “Başarı”, “para”, “malk-mülk” ve daha niceleriyle alkış tutuyormuşuz birbirimize. Oysa ki, o güzel adlettiklerimizin yanı sıra, tüm bu boş hisler, vicdan azapları, huzursuzluklar da hayata dairmiş. Coşkuyla zıplamasak da, hayatta olma hali hep oradaymış. Hep orada!

***

Biliyorum, hepimiz çok seviyoruz hayalleri duymayı, coşkuları paylaşmayı, başarı öyküleri dinlemeyi… ve, hatta o bulamadığımız umudu başkalarının dile getirmesiyle bir kez daha yakalamayı.

Peki, hiç coşku ve umut hissi olmadan, huzursuz hissederek hayatta kalmayı araştırdınız mı?

Bir dönemdir zorunlu olarak araştırma içinde olduğum hal bu. Tavrım çok oturmuş değil. Sadece, şimdilik, “Bu da böyle bir şey” diyebilmeyi ve içindeyken nefes alabilmeyi az-buçuk başarabiliyorum.

Bu bir ağlak hikaye de değil; ben iyiyim. Sadece havai fişeklerim yok yanımda.

Şimdilik aktarabileceklerim bu kadar. Bildiklerim bu kadar. Öğrenmek istediğim bir şey yok. Yaşamaya devam etmekten başka bir tercihim de yok. Yaşam karşıma ne çıkarırsa, onla durmaya hazırım.

Coşkulu olmasa da, hayatın her halinde stabil bir var oluş sergilemenin denemeleri.

Uzundur da çok sık yazmıyordum; içerde dönüyordu her şey. “Paylaştıkça artan tad” fikrimden biraz uzaklaştım geçen zaman içinde. Olduğum halimle zaten bir efor sarfetmeden olması gerekenleri yapıyorumdur sanıyorum. Bir şikayetim de yok.

İşte dayanamadım bu beklemediğim tepkileri alınca, yazdım. Bu da bir olma halimdi herhalde.

“Yapan değil, olan” bu ara tam anlamıyla araştırma cümlem; herkese iyi seyirler. :)


Eskiye serzenmek istemiyorum, yeniye heveslenmek istemiyorum. Tam şu anım içinde her ne oluyorsa onla akıp gidebilmek tek arzum. Şu ana sınır koymamanın tek yolu herhalde bu olsa gerek…

Anı kaçırmak deyince hep geçmişe ya da geleceğe takılı kalan zihinlerden bahsediliyor ya hani; onun da ne demek olduğunu çok güzel görüyorum şu ara. Özellikle geleceğe koşanını, yerinde duramayanını. Çok zormuş be!

Hiç bu kadar geleceği düşünmedim sanırım hayatımda. Yani, geyik geyik benim de hep hayallerim, arzularım, kurgularım oldu herkes kadar. Ama, bu ara çok acayip bir şey peşinde zihnim. Çıldırtacak gibi sanki. Daha eve adım atarken yatağa girdiği ana koşan. Daha açık olmak gerekirse, yaptığı her neyse asla onda duramayan diyelim. Hep bir, hatta bir kaç adım ötesinde aklı fikri. Daha kötüsünde var, az bekleyin geliyor!

Mesela mutfağa giriyorum, yiyecek bir şeyler hazırlamaya, daha 1. adımda zihnim 5’e gitmiş buluyorum. Elimde tabak yürürken salona hooop gece yatarken okuyacağı kitabı düşünüyor. Bir bakmışım gece uyumadan az evvel yarınki işleri yapmaya başlamış. Ve, bir bakıyorum, soluğum kesilmiş koşmaktan…

Bedenim, nefesim, kendisi zihin beyler bile daha 5. dakikadan yorgun düşmüş ve üstelik daha hiçbir şey yapmadan. Çok korkunç bu!

Ne zaman oldu böyle? Neden oldu?… Bilmiyorum. Bildiğim hiç iyi gelmiyor. Tüm enerjimi, heyecanımı, keyfimi yok ediyor. Nerede o güzel spontan ve sonsuz gibi akan zamanlar? (Geçmişe serzedi!)

İş, güç, plan-program tabii ki olması gereken. Kastettiğim o değil! 

Çok basit şeylerden bahsediyorum. İş bitip “Ohhh!” diye eve girerken şimdi bir bakıyorum bedenim eve giriyor ama etrafta löpçük löpçük koşan bi cisim var! Zihin kafa, etrafta telaşla geziniyor: Dolaba bak, yemek şunu yap, bunu izle, sonra şu işi hallet, sonra kitap seç, yanına çay yap … Bi’ sus!

Böyle giderse delirecekmiş gibi hissediyorum ve şu an bir son 2015 kararı alıyorum: No more planning!

Bodruma, yuvama döndüğümde, o zamanın ağırlaştığı, her yerin sessizleştiği güzel ve mis kokulu memleketimde biliyorum ki her şey hep olduğu gibi ağır ağır akacak. Günler tekrar 48 saat olacak, her şey olması gerektiği gibi, olması gerektiği zamanda olacak. Ve, ben, olan neyse onla durabilmeyi deneyeceğim. Bir kez daha, her zaman olduğu gibi.

Herkes için hayırlısı neyse, hayat biliyor zaten. Tao kimseyi kayırmaz, ben de bunu.

Namaste & huzurlu uykular…

PS: NYC alıcılarımın ayarlarını mı bozdu, Merkür mü geriledi, bilinmez; ama bir süre stabillik herkese iyi gelir, di mi canım hayat?


Yine bir “uzundur yazmadım” dürtmesi, bir başka “sen yazsana” önermesiyle yine buralara gelmişim. “Ben kitap yazmam, yaparım” gibi bir kaçış cümlem olsa da, evet, yazmayı seviyorum ama kitap yazamam; bana düşmez. Edebi bir duruşum yok. Laf salatasıyım. Sadece rahatlamak için yazıyorum. Rahatlamak için yazılan denemelerden zaten çoğu okur çoktaaan şişmiş olmalı. Misal ben baya şişkinimdir.

Ondan dolayı, şurada kendi çöplüğümde oyalanayım biraz dedim. Bir sürü şey oluyor her gün, bir süredir. İzliyorum izliyorum, konuşuyorum, dinliyorum, tartışıyorum; çok birikti sanırım. Testiyi boşaltmak lazım ki, tekrar dolabilsin dediğimiz hâllerdeyim.

Mesela düzenli/düzensiz yoga uygulamam bitti gibi. Her an yoga oldu ve mata yürüyemiyorum, olmuyor. Ha, sırtım çok ağrırsa, hem ağlarım, hem giderim, o ayrı. Sabah uyanınca esnememden, 19 litrelik su bidonunu taşımama, motorla çebelleşmelerimden, diğer canlılarla cebelleşmelerime her an yoga zaten. Be yoga hâlleri ama maalesef uygulama fotoğraflarım, uygulamam, yoga derslerim falan arıyorsanız, yok o, kalmadı. Onlar için neredeyse spor salonuna yazılıp fitness yapacak kafalara geldim diyeyim, ben bile bazen şaşıyorum. Hah, ama Facebook’taki sözler iyi… Hatırlamak için güzel. Paylaşmaya devam. Paylaştıkça artan tad, her zaman…

Mesela, Bodrum’dayım, çok mutluyum ama aslında o kadar değilim. Hayat burada da zor. “Hayat sana güzel” diyerek kendi hayatınızın kötülüğünden dem vurmanız için bir alan yaratmak isterdim ama o da kalmadı. Neyse, isteyen öyle düşünebilir. Hayat, her yerde hayat. Hatta mesela hiç Bodrum’da yaşadığım süre boyunca çalıştığım kadar hayatımda çalışmadım. Freelancer diye de imrenme alanını tıkıyorum, biliyorum ama valla mesailiyim ben de herkes kadar ve hatta bazen sabahlara kadar…

Şikayetim yok ama. Böyle iyiyim. Olmazsam, değiştiririm zaten. “Olduğum halimle iyiyim” egzersizleri sonucu, kafada bu halde bağlanmış sinapslarım maalesef dışarıdan müdaheleyi pek kabul etmiyor. Biz buna halk arasında “eleştiri kabul etmiyor” da deriz; ne diyorduk? “Elimden geleni yaptım.” (Bu kadar düşünüp de cevap verilen bir şey bile olmuyor bu tüm o çalışmalardan sonra. Bkz. Canım sinapslar.)

Şimdi biraz tonum sert ve söylenmeli geliyor olabilir. Biraz yorgun belki? Belki de biraz “çok çoook şeyler oldu, tahammülüm kalmadı, eyterbre!” sesleri çalınabilir kulaklara… Varsın olsun!

Efendim şimdi bu Yoga olsun, psikologlar olsun, terapiler olsun, kitaplar olsun hepsi senelerdir beynimi dürttü de dürttü: “Neysen O’sun, neysen O’sun, olduğun hâlinle mutlu ol, be yourself!” falanlı. E olduk, noooooldu?

Biraz bundan bahsetmek istiyorum işte…

Hakan Mengüç tarzı “Yıkılmadım ayaktayım, şimdi de ben sizi öpecem, durun hele!” bir şeyden bahsetmiyorum. Beni tanıyanlar, eskiden beri tanıyanlar çok iyi bilir ki kendini ifade etmekte hep başarılı görünür ammavelakin yanlış ifade eder, başıma da iş açarım, bu bir olsun. İkicisi ve aslında en önemlisi ise, yine o dış görünüşte başarılı işleyen bir özgüven mekanizması sunsam da, içten içe ikilemler, tedirginlikler ve korkulara doluyumdur. Dışarıdan cesur, gözü kara, dediği dedik, dobra, “güçlü” (Bu “güçlü”ye hastayım mesela; ne güçmüş arkadaş! Tek tek gelin cidden…), başarılı, yetenekli, ıvır kıvır dururum. Oysa beni mahfetmek de çok kolaydır. Genelde de dışardan gelen darbeleri en çok karşı cinsten alırım.

Bu aşamada, yakın kız arkadaşlarım en güzel anlatabilir beni. Sürekli kapılmalarımı, büyütmelerimi, günlere yayılan depresif hallerimi, sevgi dilenciliklerimi, gereksiz yufka yüreğimi… Ha, bana yaptıkları eleştirilerden bilirim ben de böyle olduğumu. Ama, işin aslı, bana sorarsanız tek gerçek bu’dur! Nasıl davrandığımı ben içerden göremiyorum ki! Başka bir yol bilmiyorum ki…

Evet, bir arkadaşımla bir tartışmam daha hafif geçer, daha çabuk sararız yaraları. Ama, karşımdaki kişi karşı cinsten biriyse ve bir de dantelli duygular besliyorsam… Ahhhh…

Her seferinde ölecek gibi olurum, hâlâ. Annem öldükten sonra, bir daha o kadar acımayacak sanmıştım mesela, sonra bir bey için ağlarken, bir arkadaşım “Senin adına seviniyorum, normal insan acıları yaşabiliyorsun hâlâ,” demişti de, o acıyla kıvranırken ne diyor bu mal yahu diye bakakalmıştım. Sonraları anlayacaktım ne demek istediğini: Meğer, o kaybın acısından asla çıkamayacağım, bir daha hiçbir şeye üzülemeyeceğim için endişelenirlermiş. Vay be!

Hmm, şöyle bir şey oluyor tabii; en fena hissetiğinizde bazen kendinizi “Ulan, anan gitti, buna mı ağlıyon?” derken bulabiliyorsunuz. Ama, bazen de şu cümle çıkıveriyor: “Ulan, anam da gitti, bitmedi mi şile, işkence?! İsyeaaan…

Yani, tamam, ilişkiler zor. Sevgililik müessesi daha da zor. Kadın-erkek, erkek-erkek (evet, homoseksüeller de yaşıyor neredeyse aynılarını) yani aşk ilişkisi, yani o nereye sokacağını şaşırdığın sevgi ilişkisi çok zor. Bir başkasını hayatımıza alıp birebir tanımaya çalışıp ve tamamen bizim olmasını istemek… Bak, yazınca ne komik oldu değil mi? Hem tanıyalım, anlayalım istiyoruz, hem de bizim olsun. Bizim olsun demeyi biraz açayım ama: Benim uygun gördüğüm gibi düşünsün, davransın, giyinsin, gülsün, üzülsün, sarılsın, sarılmasın, gelsin, gitsin… E tanıma o zaman, robotların seri üretimine az kaldı. Özgür bırakabilip, tanımaya çalışarak, anlamaya çalışarak izlemeyi beceremiyoruz. (Becerenlere saygısızlık etmek istemem. Bana bu çıkıyor sanırım piyangodan bu ara mesela… Ondan vurgum oraya.)

Anlıyorum, hep bir sonraki konu daha zor olacak. Ve, hatta, hep bir sonraki konu o sırada en can alıcı yanını bırgalayacak… “Bodrum’da mısın? Özgür müsün? Çok mu mutlu bakıyorsun hayata? Hıııı… Dur sana bir orayı dar edecek, özgürlüğünle uğraşacak, mutlu bakışına gölgeler serpecek bir ruh yollayayım da, bir bakalım, n’oluyor.”

Beni gerçekten tanıyanlar şimdi diyordur ki içinden: Ahahahah yedik biz de! Sen, senin özgürlüğüne dil uzatacak birine ilgi duyacaksın; bırak bizi yeme! Hadi oldu, sen bununla mücadele edeceksin? Yok artık!

Valla, olmaz olmaz demeyeceksin hayatta hiçbir şeye. Hele o en olmaz dediklerine dikkat edeceksin. Hayat, tam da oradan sınamaya hazır ve nazır bekliyor. Nefesi ensende… Boş anını yakalayıp araya sıkıştırıveriyor. Hiçbir şey ne tesadüf oluyor ondan sonra, ne de seçim falan. Öyle izliyorsun… Elin kolun bağlanıyor. Anlamak için kafan patlıyor…

Belki de diyorsundur ki içinden: Yok yok, bu Gökçen iyice kayışı yaktı, bizimle dalga geçiyor. Ya da belki: Kafayı vurdu bu, normal saçmalaması… 

En acıklısı, belki de artık komik bir şekilde olan her şeyi kabul etme hâlimdir? Bilemiyorum.

***

Biraz paylaşabilmeye ihtiyacım var. Göründüğüm kadar güçlü (bak yine!), mutlu, neşeli, akıllı falan değilimdir belki. Belki, gerçekten artık kafayı yiyorumdur. İnanın bilmiyorum…

Yogalarla, doğu bakış açılarıyla her ne kadar artık doğru-yanlış yok, olan var diye yinelesem de, insan olduğumdan ve o zihin denen organa sahip olduğumdan kafam fena karışıyor. Özgürlük ve inanç ve bunların peşinden gitmek hayatta en asıl şey olsa da, “Ulan?!” diyorum yer yer. Kaçırdığım, atladığım bir şey mi var?

***

Bu yazıyı, onaylanmak, göklere çıkarılıp kafam okşansın falan diye yazmadım. Cidden sormak için yazdım… Ve, soruyorum:

Sizce ben neyim? Lütfen, özellikle “kötü” adlettiğiniz huylarımı, tavırlarımı, hâl ve hareketlerimi yazar mısınız aşağıya?

Okuyup mahfolmayacağım: Merak ediyorum, dışarıdaki göz neyi görüyor?

Şimdiden herkese teşekkürler ve varlığınıza minnetle.

Namaste.




%d bloggers like this: