Binlerce…

21Aug10

Yanlış anlaşılmak + yanlış anlatmak = anlaşamamak. Çağımızın en primitiv iletişim sorunu, tüm sosyal ağlara rağmen. Bir status message, bir tweet etme, bir wall‘una yazmalardan emin olalım ki bin kat daha zor ağzımızdan çıkan herhangi bir cümlenin anlamına direkt gitmesi. Niye?

Çünkü, binlerce dansöz var!

Bu ifadeyi her ne kadar “kıvırmak” bazlı negatif algılıyor olsak da, o iş öyle değil! En azından ben asla o anlamda kullanmadım. Daha çok şuydu hep dediğim: o kadar çok veri (bilgi) var ki, hiçbir şey esasında sadece bizim düşündüğümüz gibi değil. Tek beyin olarak karar verme lüksümüz yok, bir sürü beyinle bir olup tek beyin olma şansımız da. Her kafanın içi bir çok şeyle dolu, bunlara ek olarak duygular ve dış mihraplar da var.

Biz, durduğumuz yerden, bizimle duranlarla ve bizimle olanlarla bir şeye bakarken ne kadar net ve kolay her şey. Ama, bin tane böyle noktayı bir araya getirince…

Noktalar kesişim kümelerini arttırdıkça sağlıklı, sevgi dolu ve mutlu ilişkiler kurulurken, kesişemediklerimizi ise bir bir kendimizden uzaklaştırıyoruz. Biraz “ya sev, ya terk et!” modeli, biraz birlikten kuvvet doğarcılık, biraz da eh ama insanız, sosyal varlıklarız vb.

Bu noktada dururken, tam o noktada karşımızdaki durum, olay ya da kişiler emin olun her ne kadar yakında olsa da birebir aynı noktaya basmıyor hiçbir zaman. Bunun böyle olmasını da asla bekleyemeyiz, beklentisi yüksek biri oluruz. Daha da kötüsü, hevesi sürekli kursağında kalanlardan küçük depresif olarak hayata devam etmek.

Bu durumda ne yapmak lazım?

Çok açılı diş fırçası!

İvet, çok açılı düşünmek. Sadece sen, kendin, senin anıların, senin ruh halin, senin çevrende duranlar, senin rastladıkların olduğu düşünmekten önce bir vaz geçmek. “Dediğim doğru, öttürdüğüm boru” diyerek vuvuzela etkisi yapmak ve insan kaçırana dönüşmek bayağı olası.

Anlatabilmek için anlamak, dinletebilmek için dinlemek gerek desem herkes bunu bildiğini hiç çekinmeden iddia eder. Hatta, “sen kim oluyorsun da bunları diyorsun, aynaya baksana iki dakika” diye bile azar işitirim. Tamam, biliyoruz. Ama, bir yandan da biliyoruz ki bunları yapabilmesi de ne zor, allahım ne de zor! Peygamber sabrı, Mevlana sevgisi, geniş vizyon, sevgi dolu misyon sahibi vs. olmak lazım. Ona da tamam.

Diyeceğim şu sadece: diğerlerini kaçırmamak adında değil, cidden yine sırf kendi tatlı canınızı sıkmamak adına çok açılı düşünmeyi öğrenmek gerekiyor.

“Ben bunu didim, bu nası bunu büle anladı” diye kafayı yerken, o “nasıl” kelimesine odaklanın. Ve yine aman da herkesi anlayalım, anlayışlı olmaktan adımıza çeşme yaptırılsın demiyorum. Anlamadığınız zaman anlatamazsınız diyorum yeterince iddialı olarak.

Anlamamak, peşi sıra kırılmak, kızmak, suçlamak, saldırmak gibi davranışları da getiriyor. Sizden bunlar çıkarken karşınızdaki de haklı olarak önce savunmaya, süresi dolunca da saldırıya geçiyor. Böylece elinizde çok güzel oluşmuş sonu gelmez bir kavga, akabinde kin, nefret, savaş gibi ögeler kalıyor. Kimse birbirini anlamıyor özetle, herkes sadece anlatayım derken haklı çıkmaya çalışıyormuş durumuna düşüyor.

Kendimize göre hep haklıyız esasında, bu çabaya da gerek yok. Başka birine ispatlanmış haklılık sizi daha haklı kılmıyor, anlaşılmış olmanın mutluluğunu veriyor en basit hali ile.

Daha haklı olma durumu zaten yoksa, amaç anlaşmaksa, o zaman tatlı dilleri deliklere sokma zamanı gelmiştir!

Yo, yoo hayır mutluluk vaazları veren kitapları taklit etmiyorum. Sanırım artık gerçekten gerçekçiyim, kötümser olmaktan çok ötede…

Advertisements


No Responses Yet to “Binlerce…”

  1. Leave a Comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


%d bloggers like this: