Büyük laylay

09Oct11

Keskin sirke küpüne zarar. Kese biçe ilerlemek ise biraz gözü karalık, bir hayli tevekkül gerektiriyor. Sorumluluk almadan vur-kaç modeli ilişkilere girmek herkesin harcı değil. Maalesef meziyet de değil. Ama geliniz görünüz ki her zaman doğru durmak da insanlığa sığmıyor…

“Ne demek istiyorsun kuzum?” denmeden, açık açık derdimi paylaşayım hemen. Doğru durmakla alakalı düşünüyorum, bir sonuca varamıyorum. Doğruların genel geçer olmaması, “kime göre, neye göre” diye sorgulanması durumu biraz kitliyor. O kadar çok doğru var ki! Binlerce dansöz var demekten kendimi alıkoyamıyorum. Aile terbiyesi var, kültürel kimlik var, kitaplar var, büyük insanların büyük sözleri var. Bunlar da bir hayli göreceli ve yer yer birbirleriyle çelişen bilgiler, doğrular sunuyorlar. Bir taraftan liselim asiliyle tüm doğrulara göğüs germe taktiği var, diğer yandan örnek öğrenci olma kaygıları. Kimse kimseyi üzmek istemez ya da özünde kimse başına iş açmak istemez diyebiliriz. Herkes bir yandan her şey süt liman olsun diye düşünürken başta kendisine bile çaktırmadan sabote eder ellerindekileri. Hah, yine o yakınma mesaileri kastettiğim. Aksi bir durumda “aman da yakınma, at içine, çaktırma” da denemez.

İşte tam burada bir yerde tıkandım kaldım. Doğru durmak adına kendimi kasmamakla beraber, doğru durmaktan sıkılmış olabilirim. Aman, allahın gücüne gitmesin, belamı aramıyorum, asla. Ben de pek tabi herkes gibi her şey süt ve de liman olsun istiyorum. Sadece sanırım bunun için çabalamaktan biraz yorulmuş ve sıkılmış olabilirim. Ya da, malum bu aylarda liseli asiliği basıyor bünyeme, daha önce bahsetmiş olmalıyım.

Hayat bana güzelken, bir elim yağda, ötekisi baldayken, nereden çıkarıyorum bunları da kuzum? Nereden mi? Pes! Tam olarak içimden! İnsanlık hali … ya da, insanın ta kendisi diyelim. Büyük dengeden bahsedelim. Mutluluk oyunu kitaplarını hatmederek sürekli pembik gözlüklerle etrafa gülümsemek gibi bir şey yok. Ancak sıkıntılarını ötelersin, berilersin. Bunu da alacak kimse yok!

Ama, mutlulukları alanlar bunları da aldı: acı, öfke, korku. Acısız, öfkesiz, korkusuz mükemmel insan diye bir şey de yok ya, ondan ileri geliyor tüm bunlar. Mükemmel diye bir şey yok çünkü. Varılacak nokta mükemmeliyetçi bir var oluştan çok, sürekli bir yere varacakmış gibi bir hava estirmek esasında. Siz cereyanda kalırken, atı alan Üsküdar’ı da geçmiyor, telaşa mahal yok! Kimse bir yere geçmiyor, kimse de bir yere varmıyor aslında. Sıcak yataklarınızda kafanızı huzurla uykuya gömebilirsiniz; her yerde aynı tas ve aynı hamamlar var!

Yaşamda anlam aramakla ilgili bir Cem Akaş alıntısı yapmak isterdim ama zaten anlayanlar anladı. Tam buradan devam etmek gerekirse, genel olarak her bir haltta bir anlam aramak fazla mesaiden başka bir sonuç doğurmuyor. Anlamlandırmakla harcanan vakitle tabi aya fezaya çıkılmaz da, en azından bir kitap okunur, bir bölüm dizi falan izlenir mesela. Yani, sürpriz: Hayatın bir anlamı yok çocuklar!

Bir odak, bir hedef, bir gaye, bir duruş, bir doğru yok çünkü. Herkes kendi hayatlarına bir takım anlamlar katarken, sadece gününü gün ediyor özetle. “This is it!” çıkışı yapacak kadar da tüyler dikenç bir sahne de yok. Sahne alınca olanlar üç aşağı beş yukarı şunlarla örülü: aşk, öfke, güven, korku, zevk, acı… Sadece aşk olmadığı gibi, sadece öfke de yok. Aşkın içine gizlenmiş acı, acıdan doğan zevk, zevkle koşarken korkuya toslamak, korkudan kaçarken öfkeyle güvenilecek bir liman aramak gibi durumlar var. Yani, dönüyor her şey kendi içinde, bitiyor ve baştan başlıyor her şey her saniye.

Doğruyu tam olarak bilemiyorum, herkes gibi. Galiba şanslı yanım, tüm bunların farkında olmam ve yanlışın ne olduğunu apaçık görebilmem. Evet, en azından bu sırrı paylaşacağım bu kadar kafa bulandırdıktan sonra: sınırlar.

Sınırlar görebildiğim tek yanlış şu hayat denen şeyde. Engellenen her şey döner dolaşır sonra bize girer gibi bir durum var. İşte tam olarak bu yüzden şu ara biraz öfkeli olduğumu saklayamayacağım. Hatta ileri gidip acı hissettiğimi de paylaşabilirim. Ama gelin görün ki bunlar yanlış ya da kötü değil. İnsanlık hali…

Sadece pırıl pırıl havanın hakim olduğu lunapark gibi neşeli bir filmin ne kadar durağan ve sıkıcı olduğunu hatırlatmak isterim. Kimse izlemez! İnişleri ve çıkışlarıyla kurgulanırsa olaylar izlenirliği artar diyebiliriz. O vakit, filmin yine sonbaharlı bölümüne geldik.

Hem zaten doğru söyleyeni de dokuz köyden kovuyorlardı ya… Ama, sen özgürsün, unutma!

Advertisements


No Responses Yet to “Büyük laylay”

  1. Leave a Comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


%d bloggers like this: