Seize the day

16Jan13

Image

– Geçmişi unut, geleceği düşünme …

– Şu an tam burada duran geçmişten geliyor, geleceğe gidiyor; nasıl olacak bunlar?

– Olan oldu, olacakları da bilemiyoruz!

– Olan oldu, tamam. Gelecekte olacaklar üzerinde de geçmişte olanlar gibi hiçbir kontrolüm yok, biliyorum. Etkisiz eleman, hiçlik, yokluk, tam teslimiyet … bunları da biliyorum. Çok şey biliyorum, bildiğimi sanıyorum; bilgi olarak burada, zihindeler ama … Ama, zihnim anlasa da, kabul de etse, başını eğse de -ki başı kalbe doğru eğiyorum, kalp başka konuşuyor. Konuştukça acıyor, kanıyor, sıkışıyor, havalanıyor. Tahammül sınırlarımı çoktan aştı. “Bitse de gitsek!” lafı motto olmaya yakın durumda. Ne diyorsun?

– Abartıyorsun.

– Evet, dışardan bakınca, abartılı değil mi? Çok gereksiz melankolik, çok uçlarda, çok çok fazla anlam yüklenmiş gibi değil mi?

– Eh, sen diyorsun işte…

– Biliyorum çünkü dışarıdan nasıl göründüğünü. Dışarıda durup izlemişliğim, anlatmışlığım, ikna çabalamalarım oldu. Her söylediğimin peşi sıra “Tabii, demesi kolay da …” demeyi ihmal etmeden. Evet, demesi hep kolaydı. O sırada izleyen kalp ferahken, kelimeler çok akışgandı. Kapılmadan, bulaşmadan, hemen sıyırıp kendini bir kenara alabilmenin rahatlığıyla ben de çok güzel cümleler kuruyordum. Şu “yaşamayan bilemez” durumu var ya, hani bazen yaşayanın en güzel kaytarmasıdır, hah, öyle katı, kütlesel bir doğru oluyor ki! Elle tutulur tek şey belki…

– Peki madem. Ne diyeyim? Ne istiyorsun?

– Mutlu olmak, huzurda olmak, her şeyin akması. Tabii hayata dair bir sürü sorun da olacak ama onların içine erimeden, onlar kalbime üfleyip karnımı havalandırmadan.

– Hmm… Bu senin elinde!

– Canım o kadar acıyor ki! Acıyan yeri kesmek istersin ya bazen, hani o kadar acır … Düşün ki, acıyan bir kol, bir bacak değil … Kalp, karın; “ben” dediğim yer, içim, varlığım acıyor. Aklıma birilerini getiriyor, “huzur!” diye yalvaran biri. Suratındaki çaresizliği, ağlamaklı ifadesini dün gibi hatırlarım. Bu yalvarışıydı ilk izni vermemi sağlayan ona. Ki, sonra sonra fark ettim de esasında izin falan da vermemişim. Bir kez daha anlamaya çabalamışım çaresizce…

– Hm… Bu kadar anlıyorsan onu ve bir yandan da bu kadar kızıyorsan ona yaptığından dolayı, bir yere varmış olman lazım çoktan!

– Kızma! Biliyorum. Lanet olsun ki hem orayı, hem burayı biliyorum. “Sadece, zor bi’ dönem,” diyip geçiştirme çabalarım da bundan. Ve, inan biliyorum, bu da geçecek. Yenileri de gelecek, onu da biliyorum. Ama, şu an, lütfen anlayış …

– Deniyorum.

– Çok zor, biliyorum. Anlamak çok zor. Allah anlatmasın … :))

– Hahhah, espiri yapabildiğine göre iyisin?

– Neyim, nasılım bir fikrim yok açıkcası. Bomboşum. Yok gibiyim. Tüm bunlara sebep olduğumdan dolayı suçlu hissedemeyecek kadar etkisiz hissediyorum artık kendimi.

– O ne demek?

– Şöyle gibi: Açım, yemek yesem ne olur, yemesem ne olur. Gülsem ne değişecek, ağlasam ne olacak. En iyi işi çıkarsam ne fark eder, işi yapmasam kim sallar. Geçmişi düşünmüyoruz ya; eh, bunlar da unutulur gider iyi ya da kötü; üzerine 2 dakika konuşulup dikkat dağılınca hop uçar giderler. Geleceğe de bir etkim yok, bunların da bir etkisi olmaz o vakit. Olması gerekenler olur, yaşanması gerekenler yaşanır nihayetinde. Yani, varlığım neye, kime, neden emanet olsun? Neyi değiştirdim, neyi güzelleştirdim …?

– Abartıyorsun yine! Bak, bir seksen yatalak olmuşsun, nereye geldin!

– Sağol, fark etmişsin. Ama, esas fark etmesi gerekenler?

– Hala “Bana daha özel davranın, beni daha çok sevin, benle daha çok ilgilenin!” diyorsun…

– Evet.

– Neden?

– Yetmedi çünkü, hiçbir zaman…

– Neden?

– Bilmiyorum. Hep yetmedi. Yetmedikçe tırmaladım. Tırmaladıkça olanı da kaybettim. Kaybettikçe daha da gözümü öfke bürüdü.

– Öfke!

– Öfke … bitmiyor. Alsınlar içimden bu hissi, lütfen!

– Biz alamayız…

– Kim koyduysa o alsın!

– Sen!

– Bak …

– Sen tabii! Sen, senin doğruların, senin bakış açın, senin yargıların. Bak, o kadar varsın ki! Öfkenle var olma yolunu seçmişsin hatta, farkında mısın?

– Öfkeliyimdir.

– Bak, nasıl sahiplenmişsin öfkeyi. Senin olmuş, sen olmuş. Sonra da “Bu ne be! Alın şunu benden…” diyorsun. Bıraksana bi onu!

– Nasıl?

– Bırak. Madem sevmiyorsun, bırak! Tutma, savunma, ona sarılma. “Ben öfkeliyim,” söylemini bırakarak başla. Bunu kişilik özelliğinin en güçlü yönü olarak sunma. Öfkenle yer edinme. Öfkenle dikkat çekmeyi, öfkenle sevilmeyi, öfkenle kabul edilmeyi bir bırak…

– Hmm…

– Öfkelenmesen ne olur? Ya da, her insan kadar öfkelensen de geçiverse sonra. Tutmasan onu. Ne olur?

– Bilmem?

– Yok olursun işte gerçekten :))

– …

– Kendini o kadar “öfke” yapmışsın ki! Öfkeyi bırakınca, Gökçen kalmıyor gibi değil mi?

– …

– Başka Gökçenler vardı hani?

– Evet.

– Say onları!

– Hmm… Eğlenceli, komik, konuşkan, sabırsız, yaratıcı, güzel yemek yapar, temizlik sever, düzenlemeyi sever, tasarımcı, yoga hocası, kedi-köpek sever, film sever, dizi izler, müzik dinler, hayal kurar, gezer, hediye alır, yazı yazar … oldu mu?

– Hah! Bunlardan birilerine tutunsana sıkıca madem bir şeye illa tutunacaksın varlığını anlamak için. Tut başka birini.

– Hmm…

– Çok sıkı tutma ama yine! Bırakman gerektiğinde bırakacak kadar rahat da ol…

– Hm.

– Bırak, uçucu olmasına izin ver. O sırada ne varsa onu yaşamaya izin ver. Biriktirmeden, kovalamadan, çekiştirmeden. Bırak.

– Etkisiz eleman?

– Hisseden eleman?

– Nasıl?

– Olanı hisseden… Kaçmadan olan bitenden, tam ortasında tüm varlığıyla duran. Hiçbir beklenti, takdir, yerme, başarı, kayıp, kazanma vesaire beklentiler olmadan. Sadece orada duran, içinden geldiği gibi. Sonunu düşünmeden…

– Sonunu düşünen kahraman olamaz! Hahaha :))

– Evet, cıvıtarak belki. :))

– Cıvıtmak ayıp olmadan?

– Hiçbir şey ayıp değil, hiçbir şey yanlış değil. Olması gereken oluyor ve sen olanla duramazsan patlarsın. Kalbin, yeri gelir her şeyi çok bildiğini ve anladığını bağıran zihnin, hatta bedenin … infilak eder.

– Evet, patlayacak gibi hissediyorum zaten. Öyle özledim ki gün batımında ufka huzurla dalmayı …

– Dal o zaman!

– Nasıl?

– Hiçbir beklenti olmadan; ufka daldığında öngördüğün huzuru, ufka dalabilme yetisini kovalamadan. Sadece bir şans vererek. Daha önceleri olduğu gibi, bir kez daha şans vererek. Ne kaybedersin?

– Ama …

– Ama yok! Kaçma!

– …

– Bırak, olan olsun, güvendesin.

– Güvende miyim?

– Evet. Kıpırdamadığın sürece, evet.

– Peki.

Advertisements


No Responses Yet to “Seize the day”

  1. Leave a Comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


%d bloggers like this: