Ne mi oluyor?

06Dec13

Böyle şeyler oluyor ve üzerine söylecek kelime yok:

ÖĞRETMEN

Çağ Rical Gürle

Bir öğrencim, Helen Buckley’in bir öyküsünü armağan etti bana. Öğretmenler gününde, bu öyküyü hediye etmeyi uygun görmüş. Hediyenin gayesini öyküyü özetle anlattığımda  daha iyi anlaşılacağını düşündüğüm için paylaşmak istiyorum. Bu sayede, öğrencimin beni ve ona aşılamak istediğim şeyi gayet iyi anlamış olmasının verdiği mutluluğu da paylaşmış olacağım.

Öğretmen sınıfa girer ve der ki: Bugün resim yapacağız!

Çocuk: Güzel! diye düşünür.Hemen eline geçen ilk boyayı alır ve hiç düşünmeden kağıda sürer. O an aklında değişik bitkiler, hayvanlar, trenler, gemiler, bulutlar, yaşamdan sahneler ve daha neler neler vardır. Hepsi resme dönüşmeye hazırdır.

Ancak öğretmen seslenir: Bekleyin! Bugün çiçek çizeceğiz.

Ne güzel! diye düşünür çocuk. Hemen başka bir renkte bir boyaya gider eli, boyayı alır ve o an çiçekle ilgili yüzlerce şey resme dökülmeye hazırdır çocuğun zihninde.

Fakat öğretmen: Durun! Başlamayın! der.

Nasıl çizeceğinizi ben göstereceğim.

Çiçeği kırmızı gövdesini ise yeşil çizer öğretmen. Sonra çocuklara boyayı nasıl tutacaklarını, nasıl süreceklerini, kağıdı nasıl kullanacaklarını tek tek, uzun uzun anlatır.

Artık başlayabilirsiniz!

Çocuk iştahı azalmış da olsa, tıpkı öğretmeninin istediği, uygun gördüğü gibi bir çiçek resmeder. Sonra çizdiği resme bakar, bir de hayalindeki çiçeklere..

Kendi çiçeklerini, çizdiği çiçeğe nazaran çok daha sevmiş ve istemiştir. Ancak bunu öğretmenine söyleyemez. Hatta bunu kendine dahi pek itiraf edemez çünkü övgüyü almış ve yüksek notla ödüllendirilmiştir.

Başka bir günse, killi çamurla bir şeyler yapmalarını ister öğretmen. Çocuklar heyecanla ellerini çamura daldırır.

Durun!

Bir çanak yapacağız ve size nasıl yapılacağını göstereceğim.

Hal bu ki çocuğun tahayyül ettiği filler, fareler, kardan adamlar, deniz yıldızları ve hatta gezegenler, kuyruklu yıldızlar ve pek tabi hayali kahramanlar..

Çocuk hayal gücünü öğretmenin çanağından daha çok sever ve ister. Çocuk çokça zaman öğretmeninin gölgesinde bir şeyler yapmaya ve kendi hayal gücünü özlemeye devam eder.

Gün gelir çocuk ve ailesi başka bir yere taşınırlar. Başka bir okul, başka arkadaşlar, başka bir öğretmen. Yeni okulunda ilk dersinde, öğretmeni sınıfa girer ve seslenir: Çocuklar, bugün resim yapacağız!

Çocuk: Harika! diye düşünür ve talimatlar için öğretmeni bekler.

Ancak öğretmen bir şey söylemez ve sadece sınıfta dolaşıp resimlere göz atmaya başlar.

Çocuğun yanına geldiğinde: Sen resim yapmak istemiyor musun? diye sorar.

–  İstiyorum öğretmenim. Ne çizeceğim?

– Ne istiyorsan, içinden ne geçiyorsa onu.

–  Peki nasıl çizmemi istiyorsunuz?

– Nasıl hoşuna gidiyorsa öyle canım.

–  Peki hangi renkleri kullanmamı istiyorsunuz?

– Bugün hangi renkleri kendine yakın hissediyorsan onları kullanabilirsin.

–  Ama öğretmenim, o zaman hepimiz farklı şeyler çizeriz?

– İyi ya işte, istediğim de bu. Herbirinizin yaratıcılık gücünü, içinizden geleni resmetme becerinizi tatmanızı istiyorum. Bundan zevk aldığınızı görmek istiyorum. Eğer hepiniz benim istediğim şeyi benim istediğim gibi yaparsanız, bunu nasıl sağlayabilirim?

Çocuk, bilmiyorum öğretmenim dedi ve biraz çekinerek de olsa çizmeye başladı. Zamanla yeniden hayal dünyasının kendini dışa vurmasına izin vermeye, özgürce iç dünyasını resmetmeye başladı yeniden..

Öyle sanıyorum ki sevgili öğrencimin niçin şükran dolu olduğunu ve ne sebeple bu öyküyü hediye olarak bana yolladığını anlatabildim.

Beni Erich Schiffmann ile tanıştıran Zeynep Çelen’e şükran borcumu ödememe vesile olsun bu yazı.

Pek tabi, ben de tıpkı öğrencim gibi, varlığımdan şükran ve rahatlık duymama vesile olduğu için, yoga anlayışımın apaydınlık bi yöne evrilmesine vesile olduğu için Erich Schiffmann’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Freedom Style Yoga uygulamasının Türkiye’deki temsilcisi Zeynep Çelen olmasına rağmen, bu konuda müsaadesiyle birkaç cümle de ben etmek istiyorum.

Bu uygulama anlayışının esansı, tıpkı öyküde çocuğun yeniden iç sesiyle buluşması gibi bizlerin ihtiyaç duyduğu yönde ve biçimde hareket etmek isteyen varlığı yoga uygulaması nazarında özgür doğasıyla kavuşturmakla ilgili.

Ne zaman bir sınıfta ‘dilediğiniz pozu dilediğiniz sırayla hatta ihtiyacınız yönünde reforme ederek yapın. Yeter ki, hareketlerin kaynağına ve yarattığı hislere son derece uyanık ve hassas olun’ desem ve onları uygulamalarının özgür doğasına bıraksam; biliyorum ki çoğunun aklında kulaklarına çalınan sesler yükseliyor:

Ama? ….

Ama! ….

Ama?! ….

Ya da başka hocaların ‘iyi de, sen kimseye bir şey öğretmeyeceksen, göstermeyeceksen orada olmanın anlamı ne? Onların orada olmasının anlamı ne? Gider evlerinde yaparlar özgür uygulamalarını?’ sözlerine maruz kaldığım da oluyor.

Hiç sözümü sakınmayacağım, Bu ‘ama’lar, iç yıkıcı eğitim sistemlerinin ürünü olarak ortaya çıkıyor, biliyorum. O tepki, serbest bırakıldığında ne yapacağını bilmeyen; ancak özgürce kendini ifade etmek isteyen küçük çocuğun çırpınışıyla eş değer biliyorum. O ‘ama’lar ve ‘iyi de’ler beni ne öfkelendiriyor ne de onları küçük görüyorum. Aksine bana çok derin bir özlemi ifade ettikleri için müthiş bir şefkat uyanıyor içimde, her duyduğumda.

Elbette herkes kendi yolculuğu doğrultusunda, yaşaması gereken, geçmesi gereken evrelerden geçecek. Ancak biliyorum ki bir gün; ‘işte özgürsün, dilediğin gibi resmet, dilediğin gibi eda et, içinden geleni geldiği gibi uygula’ evresinde buluşacağız. Belki başlangıç evresinde olanlar için tehlikeli bulabilirsin bu özgürlüğü, ancak senin varlığın, hocalığın orada önem kazanıyor. İnsanlara, onların etrafına sürekli çerçeve çizmeden, yaşam çemberlerini genişletecek şekilde serbest ve içsel olarak onları destekleyecek bir gelişim alanı sunman senin esas görevin. Hisleriyle bağ kurmayı öğrettiğin zaman, kurallara çerçevelere ihtiyaç kalmayacak, biliyorum.

Bu ancak çocuklarda işe yarayacak bir yöntem dersen, doğru, hak veriyorum. Zaten çocukluk halinden, başlangıç evresinden daha ulvi, daha ileri, daha uyanık ve lezzetli bir evre de bilmiyorum desem yeridir.

Belki iç sesinle uygulama evresinde buluşana kadar her disiplin mübah ve her yaptırım meşru diyeceksin. Hay hay…

O zaman sen de gönlünde biliyor ve hissediyorsun bir gün uygulamanın en şahane biçimde bu yönde evrileceğini. Bu dahi bana yeter.

İleri seviye diye bir uygulama tanımıyorum. Öyle bir ders de yok benim için. Sadece başlangıç evresini ifade eden bir şuur durumu var. Bunu ya sürdürebiliyoruz ya da bu durumla bağımızı kaybediyoruz.

İsmi anılsın istemeyen yazar arkadaşımın bir yazısında dediği gibi:  ”Ben yüreğimin ve aklımın varılmamış yörelerine, nüfuz edilmemiş, sızılmamış derinliklerine sesleniyorum. Kimseye bir şey öğretemem nihayet. Eğer yanlışsam, ses verin vücud bulun, çıkın başka bir suretle karşıma ve beni doğru yöne sevkedin”

Katılıyorum.

Kimseye bir şey öğretemem. Sadece her öğrencinin öğrenme biçimine, süresine, kapasitesine, spontan kavrama ve uygulamaya dökme ihtimaline açık olabilirim. Daha önce bir araya getiremediği şeyleri bir araya getirebilme sürecine saygı duyabilirim. Bu saygının ifadesi olarak oradayım, hoca mevkiinde ancak öyle var olabilirim. Öğrencilerime, kendileri gibi olma, ihtiyaçlarıyla bağ kurma ve zarif tatmin yolları keşfetme ortamı sunabilirim. Bu da ancak, kendim o ortamı kendime sunabilirsem mümkün olabilir.

Sevgili Erich Schiffmann‘a bu ortamı kendime ve öğrencilerime sağlamada beni yüreklendirdiği için tekrar teşekkür ederim.

Advertisements


No Responses Yet to “Ne mi oluyor?”

  1. Leave a Comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


%d bloggers like this: