Aha da kadınlar günü!

09Mar15

“Bayan değil kadın!” “Erkeğin kalbine giden yola *ıçayım!” “Kadınlar günü aslında 6 Mart’mış ama anca hazırlanabilmişler…” “Anca hazırlandık çünkü *ıçınızı topadık!” …

Tüm bu gürültü içinde ufak ama kendim için mânidar bir takım hikâyeleri paylaşmak istiyorum.

Kadın olmak öyle zor, böyle zorların arasında “Amma abarttınız,” desem, benim ailem, geçmişim ve yaşadığım çevre açısından çok da ahım şahım bir şey görmediğimi, şımarık bir küçük Pollyanna olarak dile geldiğimi düşüneceksiniz. İşin yüzü öyle mi? Hangimiz için herhangi bir şey dışardan görüldüğü kadar kolay ve basit bir yandan. Eminim ki yazacaklarıma yakın, az/fazla bir şey yaşadınız. Yazacaklarımı seveceksiniz ya da sevmeyeceksiniz. Ama, yazacağım çünkü uzun bir zaman sonra dürttü yine bir takım hisler. Evet, delirebilirim.

Sevgililer günü, yılbaşı, anneler günü gibi bir çok isim konmuş tarihi eleştirenlerden olabilirsiniz. Tüm bu günleri tüketim merkezli ve dolayısıyla saçma bulabilirsiniz. Ben ise günleri severim; ritüelleri, kutlamaları, anmaları severim. Hatırlamayı ve üzerine düşünmeyi severim. Öyle bir insanım işte; sevmek, sevmemek ya da herhangi bir şey hissetmek zorunda da değilsin. Kuyuya bir taş atarım, dalgaları izlerim. Yeni taşlar toplamak ve yeni dalgalar yaratmak keyiflidir çünkü…

“Güçlü kadın” olma baskısıyla büyüdüm. Evet, evet, bariz dayatılmış bir şeydi bu benim için. Şimdi, şu yaşımda dönüp bakınca her şey çok acayip görünse de, o zamanlar normal olan buydu. Sorgulamazdım. Bilmezdim.

Güçlü ve aynı zamanda kadın olmak zorundaydım. Çünkü kadın olmak güzeldi, estetikti ve eğer güçsüz olursa tüm bu güzel ve parıldayan yanı elinden alınırdı. Yeterince güzel olmak için çaba, kavga ve çok bilmişlik gerekirdi. Güzel görünmek için, yaptığın her şeyi iyi yapmak için … hem bakımlı, hoş, hem de evinin aşçısı, temizlikçisi, bakıcısı olmalıydın ve tüm bunlar için çaba lâzımdı. Yani, açıkcası hem köle, hem efendi olabilmeyi bilebilmen gerekiyordu. Hem ezilmeyecek, hem hizmette sınır tanımayacaktın. Yeterince kafa karıştırıcı değil mi?

Hayatta kalmak için kuşanılan sert kabukların altında hepimiz gibi sevgi ve şefkate ihtiyacım vardı. Ama “sevgi karın doyurmuyor”du!

İş hayatında başarılı olup paramı kazanacak, takdir görecek, kimseye muhtaç olmayacaktım. Erkek mi? İşte, evdeki dekor gibi bir şey o da. Neyse efendim, evde şımarık çocuk olmamamız için her türlü yasak, engel, öğüt kol gezerken, ev dışında çelik gibi güçlü, baskın ve yırtıcı olmamız bekleniyordu. Çok ağlardım ben; evet, ağlak bir tiptim. Hâlâ da öyleyimdir. Belki doyamadığımdandır annemin kucağında ağlamalara. Evde, babama sarılıp “Bugün çok üzgünüm,” diyemediğimdendir. Hah, diyeceksiniz ki: Belki biz de yaşadık onları, biz ağlıyor muyuz zırt pırt? İçinize, sonrasına vesair ağlıyorsunuzdur elbet. Ben tutamıyorum, n’apalım. Güzel bu ağlamalar ama, nefes almak gibi. Öneriyor ve devam ediyorum.

Rahmetli yaşlılar için söylenen bir kelime gibi gelse de hâlâ ve yaşasa 61 yaşında ve yaşlı olacak olan rahmetli annem, kabaca herkesin annesi kadar harika, herkesin annesi kadar da korkunç bir kadındı aşağı yukarı. Çoğu, annesi için “korkunç” sıfatını kullanmayacaktır, eminim. Ama, ben bariz korkardım annemden; çocukluk arkadaşlarım bilir ve hep beraber korkmuşluklarımız da vardır. Başarılı, estetik, bakımlı, hoş giyimli, akıllı, ağzı laf yapan, albenili bir kadındı Zarif. Hırslı mıydı, bilemiyorum şimdi tam olarak ama elini attığı her işin üstesinden gelirdi. Yemekse yemek, temzilikse temizlik! Para kazanırdı, çok kazanmıştı. Takdir görürdü. Beğeneni, hayranı çoktu. Çekineni, eli ayağı dolaşanı da. İyiydi aslında hep; kıyamazdı, bir yerden sonra indirirdi yelkenleri, kendi tarzında özrünü diler, kırdığı kalplerin sahiplerinin gönlünü alırdı fırsat bulur bulmaz. Dışarıdan bakınca imreneni de çoktu sanırım; 2 güzel çocuk (öyleyiz bence), doğru düzgün bir koca, senelerdir yaptığı ve başarılı olduğu bir iş, hoş giyimi-kuşamı-evi, kazandığı bir sürü para. Konuşkan, neşeli, dobra bir kadındı. Yanındayken sıkılmana fırsat vermez, gezecek yerleri bitmez, anlatacakları sonlanmazdı asla. Öyle dolu dolu yaşadı, öyle dolu dolu gitti bir gün.

Ben babamı annem öldükten sonra tanıdım.

Hayatımdaki ilk erkek figürünü, beni ben yapan %50’yi, bu kadının sevdiği adamı, canım babamı, annemi verdikten sonra aldım. Bir anda olmadı tabii bu! 8,5 senedir gün be gün sürüyor bu tanıma hâli.

Senelerce bir kadından dinlediğim erkeği, kendi sözlerinden dinleme fırsatları buldum sonunda. Ve, fark ettim ki “erkekler o kadar da kötü değillermiş.” İnsanlarmış. Bizim gibi, üç aşağı, beş yukarı. Babacığımın deyimiyle “onlarda bir ana-babanın evladı”ymışlar.

Annemle babam kendimi bildim bileli kavga ettiler. Babam hâlâ gıyabında kavga eder annemle. Kızarım. “Artık yeter,” derim. “Bıktım kavganızdan!”

Hep annemden dinlediğim için, hep annem haklı sanmıştım. Hep erkek kadını ezer, erkek kadını hor görür diye bilirdim. Bu yüzden de tıpkı annemin öğrettiği gibi güçlü bir kadın olmalıydım ki ezilmemeliydim. Özellikle de bir erkek tarafından. Benim mükemmel bir aşçı-temizlikçi-anne-iş kadını-insan olmam ve karşımdaki erkeğin de güçlü-hassas-zengin-akıllı-başarılı vesair olması gerekiyordu mutlu bir evlilik için. Çünkü öyle olmazsa, aha “benim gibi olursun!” deniyordu. Onun gibi olmak: Her şeye rağmen mutsuz olmak.

Şimdi biliyorum ki mutsuzluğunun sebebi asla babam değildi! Son gidiş hamlesinde bile buna vurgu yapmış olsa dâhi, maalesef şimdi biliyorum ruhundaki hasarların tüm bunlara sebep olduğunu…

Bir yoga hocam, eğitimde “İçinizde şiddet varsa, öfke varsa ve buna rağmen çok düzgün davranıyorsanız, o hisler yüzeye çıkmak için bir aracı bulur, hayat yollar” demişti ve böyle bir adamın evine gece ansızın giren hırsızın adamı evire çevire dövdüğünü anlatmıştı. 

Demem o ki, neysen o’sun. Ne ekiyorsan, onu biçiyorsun. Bu kimseyi töhmet altında bırakmak değil! Suçlu, suçsuz, haklı, haksız aramıyorum. Sadece “Herkes hak ettiği gibi yaşıyor,” diyerek biraz salınıyorum.

Herkes, hayat ne uygun görürse onu yaşıyor. Hayat onu “o” konularla sınıyor ve geçiyoruz ya da geçemiyoruz. Geçemeyince sonunda ölüm mü var? Eh, hayatın sonunda ölüm var zaten de, süren hayatı zindan etmek işin fena kısmı olsa gerek.

Bu sabah 3:30 gibi berbat bir rüyadan ağlarayak uyandım. İstanbul’dayım, evimde değilim ve kalkıp hüngür hüngür ağlayabilecek bir ortam yoktu. Rüyamda ise, babam ölmüştü. Ofisine gidip onu arıyordum. Bedeni de yoktu! Meğer ölünce bedenler de yok oluyormuş; rüya hâli. Ağlaya ağlaya onu arıyordum. Son sigarasını kültablasında görüyordum. Son konuşmamızı hatırlıyordum. “Keşke,” diyordum, “keşke daha erken davransaydım.”

Uyandığımda, kocaman bir boşluğun içinde hissettim. Tıpkı annemin öldüğü gün gibi. Bu hissi biliyorsun, korkma dedim kendi kendime. Hayat böyle işte, sonu var. O da gidecek. Karnımda kocaman bir huzursuzluk, çocukluğumda böyle uyandığımda bir kaç kez sığındığım annemin yanını hatırladım. O huzuru andım. Ama, olmadı. İkisini de ne kadar çok özlediğimi fark ettim. İkisine de sarılıp doyasıya ağlamayı, kafamın okşanmasını, sarılınmayı istedim. Sonra zihnim durmadı! Babam ölürse ne olur diye düşünmeye başladı. Bu sefer işin pratik kısmına geçti; eşyalar! N’apacağım eşyaları. İyisi mi ben bir Ankara’ya gidip şimdiden temizleteyim babama onları. Gökhan! Gökhan ne olacak? O gün, telaşlandıkça Gökhan için, kuzenim Zekican’a “Git, ona bak!” diyordum. Hah, şimdi de onun evindeyim, güvendeyim. Yok ama, uyku gitti!

Bari oyalanayım da sabah olsun babamı arayayım dedim. Vakit geçmedi. Şimdi buradayım. Öncesinde bol bol Facebook ve Instagram’a baktım. Her yer Dünya Kadınlar Günü ve az biraz Fener-GS maçı…

Dünya Kadınlar Günü. Kadınların, özellikle hayatının bir evresinde bir erkek tarafından incinmiş olanların vur patlasın, çal oynasın hunharca erkeklere laf sokarak bir şeyler paylaştığı bir günmüş meğer! Abartmadım. Tamam, Özgecan olayı ve niceleri. Tamam, AKP hükümeti akabinde artan kadın cinayetleri. Ama, bir yavaş! Bir dur!

Direkt “şut-ve-gol” bir hamle olsa da: Lütfen babalarınızla yaşayıp/yaşayamadıklarınızın acısını diğer hem cinslerinden çıkarmaya çalışmayın çünkü bir işe yaramıyor. Haksız bulduğun hamlelere sen de hunharca geri atak yapınca işin resmi o olmuyor! Eleştirdiğine dönüşüyorsun eleştirdiğine bu kadar muhtaç ve aslında onu dönüştürmek isterken…

Bir soluklanıp psikoloji, doğu felsefesi, bir takım diğer felsefelerden vesair faydalanıp kadın ve erkek enerjisini tanımak üzere bir takım hamleler yapmayı düşündün mü? Karşına aldığın diğer cinsin de senin gibi bir ana-babadan geldiğini, senin gibi hayatta kalmak uğruna mücadele ettiğini bilmiyor musun?

Erkeklere bu kadar *oklanırken, aşık olunca neye döndüğünü görmüyor musun? Babacığından aldığın/alamadığın o güçlü şevkati tırım tırım aradığının farkında değil misin?

Tamam, kadın aşağılanmasın, o olmasın, bu olmasın. Güçsüzler ezilmesin, sırtta taşınsın. Hayvanlara da kötü muamele olmasın. Açlık da son bulsun. Ama sakin! Nazikçe, özenle, zarifçe…

Şimdi babama bakıyorum ve anlatılanın aksine güçlü ve şevkatli bir adam görüyorum. O kadın da bunları istedi. Bu adam bunları vermenin yolunu bilemedi. Bu kadın bunları anlatmanın yolunu. Konuşamadılar. Uzlaşamadılar.

Olmadıkça, gerilim arttı. Çirkinlikler bencilce etrafa saçıldı. Eleştiren eleştirdiği gibi oldu, insanlık hakkını talep eden diktatöre dönüştü.

Nereden mi biliyorum? Bir süre benzeri bir ilişki yaşadım ve “hem onlu, hem onsuz olmaz” kafasıyla ne o insana bir faydam dokundu, ne de ben arzu ettiklerimi alabildim. Aksine, o berbat diye anlattığım şeye benzemeye başladım. Sustum, çözmeye değil, “Aman şimdi bir sorun çıkmasın” hâllerine büründüm; en son ben daha fazla ve daha çirkin konuştum. Ne oldu? O insan gitti, ben yaptıklarımla bir başıma kaldım.

Tabii bu, burada durduk yere tecavüze uğrayanları ve benzerlerini kurtarmıyor, biliyorum. Ama, minik bir başka bakma hâli. Özgecan’ın babası gibi bakabilmeyi dileme duası.

“Erkekler” diye bir yana koydukça ve ortam açılınca saldırdıkça hiçbir şey çözülmeyecek. Güçlü kadın değil, güçlü bir insan olup önce kendi sorunlarınla yüzleşmedikçe bir yere varılmayacak. Bugün kadın, yarın erkek; o sırada hangisi güçsüzse onu sırtlanmayı, bunu gocunmadan ya da böbürlenmeden yapabilmeyi diliyorum hepimizden.

Odak sürekli değişecek, “kadın” “hayvan” “fakir” diye kategorilere ayrı zamanlarda ayrı önemleri vereceğiz. Ama, özünde hepimiz bir aradayız. Hep beraber yaşıyoruz. Hep beraber deneyimliyoruz hayatta karşımıza çıkan iyi/kötü ne varsa.

Sakince, anlayışla, huzurla … ağlamak istediğimizde birbirimizin kucağına yatarak.

<3

 

 

 

Advertisements


No Responses Yet to “Aha da kadınlar günü!”

  1. Leave a Comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


%d bloggers like this: