Yazmasaydım çıldıracağım da yoktu …

05Sep15

Yine bir “uzundur yazmadım” dürtmesi, bir başka “sen yazsana” önermesiyle yine buralara gelmişim. “Ben kitap yazmam, yaparım” gibi bir kaçış cümlem olsa da, evet, yazmayı seviyorum ama kitap yazamam; bana düşmez. Edebi bir duruşum yok. Laf salatasıyım. Sadece rahatlamak için yazıyorum. Rahatlamak için yazılan denemelerden zaten çoğu okur çoktaaan şişmiş olmalı. Misal ben baya şişkinimdir.

Ondan dolayı, şurada kendi çöplüğümde oyalanayım biraz dedim. Bir sürü şey oluyor her gün, bir süredir. İzliyorum izliyorum, konuşuyorum, dinliyorum, tartışıyorum; çok birikti sanırım. Testiyi boşaltmak lazım ki, tekrar dolabilsin dediğimiz hâllerdeyim.

Mesela düzenli/düzensiz yoga uygulamam bitti gibi. Her an yoga oldu ve mata yürüyemiyorum, olmuyor. Ha, sırtım çok ağrırsa, hem ağlarım, hem giderim, o ayrı. Sabah uyanınca esnememden, 19 litrelik su bidonunu taşımama, motorla çebelleşmelerimden, diğer canlılarla cebelleşmelerime her an yoga zaten. Be yoga hâlleri ama maalesef uygulama fotoğraflarım, uygulamam, yoga derslerim falan arıyorsanız, yok o, kalmadı. Onlar için neredeyse spor salonuna yazılıp fitness yapacak kafalara geldim diyeyim, ben bile bazen şaşıyorum. Hah, ama Facebook’taki sözler iyi… Hatırlamak için güzel. Paylaşmaya devam. Paylaştıkça artan tad, her zaman…

Mesela, Bodrum’dayım, çok mutluyum ama aslında o kadar değilim. Hayat burada da zor. “Hayat sana güzel” diyerek kendi hayatınızın kötülüğünden dem vurmanız için bir alan yaratmak isterdim ama o da kalmadı. Neyse, isteyen öyle düşünebilir. Hayat, her yerde hayat. Hatta mesela hiç Bodrum’da yaşadığım süre boyunca çalıştığım kadar hayatımda çalışmadım. Freelancer diye de imrenme alanını tıkıyorum, biliyorum ama valla mesailiyim ben de herkes kadar ve hatta bazen sabahlara kadar…

Şikayetim yok ama. Böyle iyiyim. Olmazsam, değiştiririm zaten. “Olduğum halimle iyiyim” egzersizleri sonucu, kafada bu halde bağlanmış sinapslarım maalesef dışarıdan müdaheleyi pek kabul etmiyor. Biz buna halk arasında “eleştiri kabul etmiyor” da deriz; ne diyorduk? “Elimden geleni yaptım.” (Bu kadar düşünüp de cevap verilen bir şey bile olmuyor bu tüm o çalışmalardan sonra. Bkz. Canım sinapslar.)

Şimdi biraz tonum sert ve söylenmeli geliyor olabilir. Biraz yorgun belki? Belki de biraz “çok çoook şeyler oldu, tahammülüm kalmadı, eyterbre!” sesleri çalınabilir kulaklara… Varsın olsun!

Efendim şimdi bu Yoga olsun, psikologlar olsun, terapiler olsun, kitaplar olsun hepsi senelerdir beynimi dürttü de dürttü: “Neysen O’sun, neysen O’sun, olduğun hâlinle mutlu ol, be yourself!” falanlı. E olduk, noooooldu?

Biraz bundan bahsetmek istiyorum işte…

Hakan Mengüç tarzı “Yıkılmadım ayaktayım, şimdi de ben sizi öpecem, durun hele!” bir şeyden bahsetmiyorum. Beni tanıyanlar, eskiden beri tanıyanlar çok iyi bilir ki kendini ifade etmekte hep başarılı görünür ammavelakin yanlış ifade eder, başıma da iş açarım, bu bir olsun. İkicisi ve aslında en önemlisi ise, yine o dış görünüşte başarılı işleyen bir özgüven mekanizması sunsam da, içten içe ikilemler, tedirginlikler ve korkulara doluyumdur. Dışarıdan cesur, gözü kara, dediği dedik, dobra, “güçlü” (Bu “güçlü”ye hastayım mesela; ne güçmüş arkadaş! Tek tek gelin cidden…), başarılı, yetenekli, ıvır kıvır dururum. Oysa beni mahfetmek de çok kolaydır. Genelde de dışardan gelen darbeleri en çok karşı cinsten alırım.

Bu aşamada, yakın kız arkadaşlarım en güzel anlatabilir beni. Sürekli kapılmalarımı, büyütmelerimi, günlere yayılan depresif hallerimi, sevgi dilenciliklerimi, gereksiz yufka yüreğimi… Ha, bana yaptıkları eleştirilerden bilirim ben de böyle olduğumu. Ama, işin aslı, bana sorarsanız tek gerçek bu’dur! Nasıl davrandığımı ben içerden göremiyorum ki! Başka bir yol bilmiyorum ki…

Evet, bir arkadaşımla bir tartışmam daha hafif geçer, daha çabuk sararız yaraları. Ama, karşımdaki kişi karşı cinsten biriyse ve bir de dantelli duygular besliyorsam… Ahhhh…

Her seferinde ölecek gibi olurum, hâlâ. Annem öldükten sonra, bir daha o kadar acımayacak sanmıştım mesela, sonra bir bey için ağlarken, bir arkadaşım “Senin adına seviniyorum, normal insan acıları yaşabiliyorsun hâlâ,” demişti de, o acıyla kıvranırken ne diyor bu mal yahu diye bakakalmıştım. Sonraları anlayacaktım ne demek istediğini: Meğer, o kaybın acısından asla çıkamayacağım, bir daha hiçbir şeye üzülemeyeceğim için endişelenirlermiş. Vay be!

Hmm, şöyle bir şey oluyor tabii; en fena hissetiğinizde bazen kendinizi “Ulan, anan gitti, buna mı ağlıyon?” derken bulabiliyorsunuz. Ama, bazen de şu cümle çıkıveriyor: “Ulan, anam da gitti, bitmedi mi şile, işkence?! İsyeaaan…

Yani, tamam, ilişkiler zor. Sevgililik müessesi daha da zor. Kadın-erkek, erkek-erkek (evet, homoseksüeller de yaşıyor neredeyse aynılarını) yani aşk ilişkisi, yani o nereye sokacağını şaşırdığın sevgi ilişkisi çok zor. Bir başkasını hayatımıza alıp birebir tanımaya çalışıp ve tamamen bizim olmasını istemek… Bak, yazınca ne komik oldu değil mi? Hem tanıyalım, anlayalım istiyoruz, hem de bizim olsun. Bizim olsun demeyi biraz açayım ama: Benim uygun gördüğüm gibi düşünsün, davransın, giyinsin, gülsün, üzülsün, sarılsın, sarılmasın, gelsin, gitsin… E tanıma o zaman, robotların seri üretimine az kaldı. Özgür bırakabilip, tanımaya çalışarak, anlamaya çalışarak izlemeyi beceremiyoruz. (Becerenlere saygısızlık etmek istemem. Bana bu çıkıyor sanırım piyangodan bu ara mesela… Ondan vurgum oraya.)

Anlıyorum, hep bir sonraki konu daha zor olacak. Ve, hatta, hep bir sonraki konu o sırada en can alıcı yanını bırgalayacak… “Bodrum’da mısın? Özgür müsün? Çok mu mutlu bakıyorsun hayata? Hıııı… Dur sana bir orayı dar edecek, özgürlüğünle uğraşacak, mutlu bakışına gölgeler serpecek bir ruh yollayayım da, bir bakalım, n’oluyor.”

Beni gerçekten tanıyanlar şimdi diyordur ki içinden: Ahahahah yedik biz de! Sen, senin özgürlüğüne dil uzatacak birine ilgi duyacaksın; bırak bizi yeme! Hadi oldu, sen bununla mücadele edeceksin? Yok artık!

Valla, olmaz olmaz demeyeceksin hayatta hiçbir şeye. Hele o en olmaz dediklerine dikkat edeceksin. Hayat, tam da oradan sınamaya hazır ve nazır bekliyor. Nefesi ensende… Boş anını yakalayıp araya sıkıştırıveriyor. Hiçbir şey ne tesadüf oluyor ondan sonra, ne de seçim falan. Öyle izliyorsun… Elin kolun bağlanıyor. Anlamak için kafan patlıyor…

Belki de diyorsundur ki içinden: Yok yok, bu Gökçen iyice kayışı yaktı, bizimle dalga geçiyor. Ya da belki: Kafayı vurdu bu, normal saçmalaması… 

En acıklısı, belki de artık komik bir şekilde olan her şeyi kabul etme hâlimdir? Bilemiyorum.

***

Biraz paylaşabilmeye ihtiyacım var. Göründüğüm kadar güçlü (bak yine!), mutlu, neşeli, akıllı falan değilimdir belki. Belki, gerçekten artık kafayı yiyorumdur. İnanın bilmiyorum…

Yogalarla, doğu bakış açılarıyla her ne kadar artık doğru-yanlış yok, olan var diye yinelesem de, insan olduğumdan ve o zihin denen organa sahip olduğumdan kafam fena karışıyor. Özgürlük ve inanç ve bunların peşinden gitmek hayatta en asıl şey olsa da, “Ulan?!” diyorum yer yer. Kaçırdığım, atladığım bir şey mi var?

***

Bu yazıyı, onaylanmak, göklere çıkarılıp kafam okşansın falan diye yazmadım. Cidden sormak için yazdım… Ve, soruyorum:

Sizce ben neyim? Lütfen, özellikle “kötü” adlettiğiniz huylarımı, tavırlarımı, hâl ve hareketlerimi yazar mısınız aşağıya?

Okuyup mahfolmayacağım: Merak ediyorum, dışarıdaki göz neyi görüyor?

Şimdiden herkese teşekkürler ve varlığınıza minnetle.

Namaste.

Advertisements


19 Responses to “Yazmasaydım çıldıracağım da yoktu …”

  1. 1 Ceren

    Saat 23.49, hisarönünde deli yorulmuşum, şarjım yüzde 3,senin yazını okumak için partiyi bırakıp bir kenarda oturmuşum,sen busun gökçen erguvan! Önemli,değerli,arızalı,ama olman gerektiği gibisin,bi şey olma çabamız bizi yoran, mutlu,iyi,güzel! Ama kaçırdığımız bir nokta var! Biz olmaya çalışmaktan vazgeçip olduğumuz insanız… Ne kadar olduğumuzun hiç bir önemi yok! Bişey olmamız gerekiyosa zaten, hayat ve zaman bizi istesekte istemesekte oraya götürüyor. O yüzden, aynaya bak ve gülümse, hayat bizim düşündüğümüz kadar karışık değil! Seni seviyorum, öpüyorum

  2. Bu sevgili karşı cins mevzularıni çok takiyorsun.
    Alıyor büyütüyor ordan yürüyor, garip bi adama bir anda beyaz atlı prens gibi yaklasiyosun. Sonra adamın garip, kötü yönlerini görmuyorsun. Görüp söyleyeni dinlemiyorsun. Adamın bariz sorununu görmeyip bide kendini sucluyorsun. Bitti.

  3. 3 Kamil

    Nooooolmuş sana.. sen gelsene bir buraya. fabrika ayarlarına dönmene destek olalım. O hastalıklı çeşit sahiplenme ve haddini aşan manipülasyonlar olduğunda ben de “Lan anam değilsin, babam değilsin. Şu kadarlık zamanda ne hakla bana bunu yapaya cürret ediyorsun kadın?” derim ki, aslında ana ve babanın da hakkı yoktur buna bilirim. Şimdi can acıtıcı yorum yapmamı(zı) istemişsin. Şu anki Kamil olarak, sen ki kırmaktan ve incitmekten en sakındığım insansın, yine de yazacağım. Akışa bırakmak ile akışın içinde dümeni kullanabilmek arasında kalın bir çizgi var ve sen akışta kalmayı şu “şimdinin gücü” kitabında olduğu gibi pasif kalmayı tercih ediyorsun. Hayatımızda kontrolümüzün dışında gerçekleşen bir akış ve kontrol edebildiğimiz ya da en azından yönlendirebildiğimiz kendi akışımız var. İkisi bir değil. Yoksa bodrumda yaşamazdın da hala aynı evde olurdun, ya da grafik tasarımcı olmazdın da ev kızı olurdun. Dolayısıyla “akışta kazandığımız her şey bizim deneyim ve ileri tekamülümüze hizmet eder” açısından bakarsak, hep aynı sorunlarla karşılaşmak yerinde saymaktır. Kazık kadar olup, ilkokul 2.sınıfı ha bire tekrar etmektir ve bu akış değildir bana göre. Neden bu olur hem akli melekeleri hayli yüksek olan sen bunu çoktan çözmüşsündür ( övgü olarak kabul edebilirsin=) olmadı bu konuda deneyimli psikologlardan destek alıp çözmen de an meselesidir. Ancak tekrar ediyorum akışta kalmak dümenin ipini gevşetip bırakmak değildir, ayrıca geçmiş deneyimlerin “artık fark et ve geçmişten gelen bu eklenti sorun silsilesini çöz” ilişki olayları da akışla alakası yoktur. Akıl devreye girmeli ve bilinçaltı hoşlanma kalıplarını yeniden elden geçirmelidir. Hürmetlerimle…

  4. 4 sinemer

    Yogaydı, meditasyondu kendimizi didik didik ediyoruz. Onun yanında tabi ‘adaletli olayım’, ‘gereken neyse yapayım’, yamalara niyamalara ihanet etmeyeyim diyoruz da kazın ayağı öyle mi? İnsan ilişkisiymiş vs. bunlar çetrefilli işler. Senin gösterdiğin hassasiyeti herkes göstermiyor sana. Bir de yoga hocası ya da sadece uygulayıcısıysan bile ‘a aaa çok ayıp, bir de yoga hocası olacaksın.’ dediklerinde derin bir nefes alıyorum ve içimden karşımdakine bir tane geçirdiğimi hayal ediyorum. Belli bir noktadan sonra tahammül etmeme hakkımız saklıdır bana göre. İnsan olduğumuzu önce biz sonra başkaları unutmadığı zaman biraz huzur bulabiliriz belki…

  5. 5 Noname

    şimdi sen beni tanımazsın. başıdan beri takibederim blogunu. heyecanlarını, acını, öfkeni, isyanlarini, ümitilerini… senden öğrendiğim çok şey oldu. hayata bakışın sürekli birşeyler kattı bana. hiç yazmadım bugüne kadar. tuttum kendimi ama bu yazıya dayanamadım… şuradaki yazılanları okusa bile herhangibiri zaten anlar tanır seni…. ne kadar zararsız, ince ve nekadar kırılgan ve korkak olduğunu. kötü huy diyorsun. hepimizde var birsürü. sen diyorrsun iyi kötü bir, işte sende birsin. tabiki hem iyisin hem kötüsün. insansın sen, yine senin demenle. yüklenme kendine bu kadar. dile getirmek istediğim kötü yanın bu olabilir belki bak. çok yükleniyorsun kendine. bırak biraz. bırak derken bırakabilmeyi bil. düşünme bu kadar. yaşa, yaşamaya devam et aynen neysen öyle. öğretiler diyorsun ama bu zaten olması gereken: olduğun halinle gayet iyisin. neysen de o’sun! seninle yürümek isteyenler yürür, beğenmeyenler yürümez. bu senin mevzuun değil bir kere. sen olduğun halinle kal gokcen erguven. bu halinle okadar çok ruha temas ediyorsun ki. beğenmeyenlerde unfollow eder, sıkma güzel canını… bozma huzurunu. bozma bodrumunu. bozma kendini. devam…

  6. 6 Ayca

    Ahhh canııımmmm… Kim üzdü seni? Kıyamam ben sana! Ama sana birşey diyyim mi, işte belki biraz üzerinden geçilmesi gereken huyun budur mu bilemedim. Herşeye izin vereceğim diye sürekli acaba her alanaına girilmesine de, bunları düşündürüp canın acıtılmasına mı izin veriyosun gereksiz gereksiz. Bıraksana Gökçen ya… Demişsin işte, neysen osun sen. Yerse gelir gelen. Sarar sarmalarım seni ben. Kıyamam. bırak güçlü de olma, sizin orların deyimiyle bırak gari! Hadi canım :)))

  7. 7 Tan

  8. 8 ...

    isim vermiyorum ama sen kim olduğumu bilirsin. seni bir hayli yakından tanırım. harika bir insansındır ama neyin kötüdür biliyormusun? söyliyeyim hemen….. karşı cinsle olan o ilişkilerinde çok yığılıyorsun. elini uzatanın üzerine yığılıyorsun. sanıyorsunki seni her halinle anlayacak sevecek falan fıstık. onu bir tek anan baban yapabilir. asla karşındaki sokaktaki adamlar yapamaz. herşeyini anlatma gökçen herşeyini paylaşma. anlamaz karşındaki bir de bundan hayıflanırsa tepene çıkar *çar bile. çok anlam yüklüyorsun bize. biz napacağımızı şaşırıyoruz. şaşırıp zorlanınca da hem senden soğuyoruz hem de insanık hali işte olarak savunmalara geçiyoruz. sonra senin canın acıyor. sonra bu taraf iyice neyapacağını bilemez oluyor. sonra sen hep yanlız kalıyorsun. sonra daha çok üzülürsun. sus biraz. anlatma. paylaşma. bilmesin o kadar da herkes. çünkü anlamayacaklar zaten. hadi iyi bak kendine muhteşem kadın!

  9. 9 Eben

    Sorduğun soruya cevap verme ihtiyacı duymuyorum çünkü bu hayatta en yakınların bile (aile, arkadaşlar) sana kim olduğunu söyleyemez. Kısa yazıcam saat geç oldu sen anlarsın beni :) İstanbul’da yapamazsın dediler yaptın geri dönüş nedenin malum, bekar kız tek başına yapamaz dediler yine yaptın, Bodrum’a sadece yazın gidilir kışın ne işin var?!!?! dediler e onu da yaptın. Her kafadan bir ses çıkarken sen yine kendi doğrunu yaptın, 125 nolu dairenin son gecesinde sana söylediklerimi unutma… Haa bi de niye F klavye söyledin??! 😂😂 na ma stay here longer than i have to bitchezzzz 😎

    • Şht, ne demiştin 125’te? Kafayı vurdum ya, hatırlamıyom yine :P

  10. 11 Matt

    Situation of falling in love with another person;
    effort of altering the truth of how desperately lonely is our existence in the universe as a spirit of a social creature

  11. 12 Didem

    Benim canım kardeşim.. Hayatı bu kadar anlamlandırmaya çalışarak yaşamak biraz daha zor belki ama bir o kadar da keyifli. Olup biteni bizim dışımızda görmek yerine, herşeyiyle kabullenip bırakmak ama gerçekten bırakabilmek insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik bence.
    Ve yine insanın dışardan alabileceği çok da bir şey yok sanki. Herşey içerde, içimizde.. Hepimiz birbirimizin başına gelen olayları kendi tecrübelerimiz, hissettiklerimiz doğrultusunda yorumluyoruz. Paylaşmak elbette çok güzel ama herzaman iş başa düşüyor, düşmeli de. Bizler birbirimizin sadece yanında olabiliriz ama içimizdekini çözmek bize kalıyor. Şu an sürekli içimden geçen kelime ‘BIRAK’. Tuttukça aynı hissi yaşatacak başka kurgular yaşanıyor çünkü. Ha bu da çok kolay değil belki ama (yani bırakmak)madem bu kadar farkında yaşıyoruz bu hayatı, o zaman ipleri ele alıp olan biteni değiştirmeye niyet etmekle başlamalı..
    Hayat akıyor, gülsen de ağlasan da, koşsan da dursan da..
    Ve sen bunu en iyi bilenlerdensin…

    Hayat kısa ama geniş! 🎈

  12. 13 Cigdem

    Sen sensin be yavrum, çoğumuz gibi kendini anlamak peşinde, bazılarımız gibi hayatın o an olandan ibaret olduğunun farkında… Bazen bilen, bazen en iyi bildiğini unutan… Gücünü hayatına yön verebilme cesaretinden alan, pembe sever bir kız çocuğusun sen.
    Sevdiklerimdensin, uzun zaman iletişim kurmasam da sanki dün berabermişiz gibi hissettiklerimdensin, gerçek bulduklarımdansın…
    💜

  13. 14 hande

    Bildigim ama uygulayamadigim ama senden surekli dinleyip, feyz alip, hayatima sokusturdugun seyle cevap vermek istiyorum sana, dogru yanlis yok, olan var! :) lakin daha da ozele in anam, illaki vardir mal mal huylarim, kizmicam hadi diosan; sen hayatimda gordugun en, cok, fazla, maximum,cus, oha falan dedirtcek cinsten iyi niyetli ve illaki “ozunde sahane” demek uzere o ozu arayan ve bulmadan cikmayan (kadin misyon edinmis) birisin :) yani bu kadar iyi niyet sagliga zararli beybisi :) ben senin hayatinda sadece bi kac kez bu durumun sendeki zararina tanik oldum ama bunlarda yillarini yiyip, bitiren, seni tuketen, (icten ici bi
    r kurt misali icini bosaltan) cinstendi ne yazik ki… esasen durumu detaylandirmak ve ayaklarini daha cok yere basmak mumkun ama gerek yok cunku sen de cok iyi biliosun :) ve ben de sunu cok iyi biliorum ki huylu huyundan asla vazgecmez! Hahah :))

    Kotu huydan ziyade seni zorlayan, uzen, kafani karistiran ve hatta bazen gereksiz bi huyun var iste senin :) o da asiri, nerde duracagini bilemeyen ve tamamen icinin cosmasindan disari vuran o guzel iyi niyetin :) eminim ki yine cok da farkli davranamayacaksin karsindakine, neysen osun! :) ben sadece senin, boyle guzel bi kalpten cikmis bu huyun, seni nasil derinlere attigini gormek istemiorum artik bi kez daha, bu kadar. :)

    O yuzden anam ayagini denk al artik, mal mal herkese kalbini ve ruhunu gumus tepside verme plz :)

    Seni cok seviyorum! ♥♥♥

  14. 15 Beyza.

    gökçen! :) uyandım ve sağlam kafayla okudum yazdıklarını. facebook’taki paylaşımlarını gördüğümde zaman zaman düşündüğüm bir şeyi söyleyeyim o zaman ben de. her zaman dediğin gibi, hayat kimseye kolay değil, sana da kolay olmadığını bildiğim – ve bir sürüsünü de bilmediğim – şeyler yaşadın, yaşıyorsun. bütün bunları olduğu gibi kabullenmeye, böylece duyguların geçip gitmesine izin vermeye önem verdiğini biliyorum. seni ne kadar yansıtan bir yorum olacak, bilemiyorum ama, benim en çok dikkatimi çeken, başlıkta da dediğin gibi, çıldırmıyor oluşun :) güçlü gözüktüğün kadar güçlü, mutlu gözüktüğün kadar mutlu olmadığını söylüyorsun. bunun böyle gelişmesine neden olan her şeye rağmen de, öyle gözükmek zorunda olmadığını da biliyorsundur muhtemelen. şöyle biraz dağıtmaya, sana acı veren şeylere kızmaya, küfretmeye, başkalarının canını acıtmak istemeye – bu illa bile bile başkalarını acıtacağın anlamına gelmiyor sonuçta – hakkın var. herkesi anlamaya ve kabul etmeye çalışmak zorunda değilsin her zaman. kendini de aynı şekilde. çıldırmış gibi davranabilirsin bazen. durduk yere kızabilirsin, canın hiçbir şey yapmak istemediğinde yapmayabilirsin falan (ahah! gerçekten çok çılgınca oldu bu!) kısaca, o güçlü olma durumu pek işe yaramıyordur belki artık senin açından :) yazın bu yüzden çok samimi geldi bana.

    ama belki zaten bunların farkındasındır veya hiç bahsettiğim gibi değilsindir, bilmiyorum. bunu da çok kısıtlı veriyle, sadece hislerime dayanarak yazıyorum, sana uymadığını düşünürsen de her zaman karşılıklı konuşmaya açığım. aşırı öpüyorum! <3 :*

  15. 16 la-edri

    eh. nereden başlamalı bilemedim. ay sana ne olmuş.. aslında ne kadar iyi insansındır sen.. ne acılar çektin çektin zaten yokturlar.. vb geyikleri geçerek başlayabilirim.
    son günlerde hegel i tekrar okuyorum. yıllarca eleştirdim durdum ancak hegelin çok haklı olduğu noktalar var. yaşım kemale ererken fark ediyorum. hegel soyut olarak ele aldığımız insan fikri sokakta önümüzden geçen insandan daha gerçektir diyor. yani bize bir insan resmi yap deseler kağıda 130kg 150 boyunda yüzünde sivilceler olan bir insan resmi çizmeyiz. ortalama bir insan çizeriz. kafamızın içindeki insan fikri gerçek hayatta var olan 130 kiloluk 150 boyundaki bir adamdan daha gerçektir. ancak kafamızın içindeki soyut insan da toplumdaki kanlı canlı ortalama insandan ortaya çıkar . dolayısı ile ortalama insan değiştiğinde örneğin herkesin obez olduğu bir toplumda soyut insan fikri de değişecektir. yani soyut kavramlarda zamana ve mekana bağlı olarak değişiyor.
    … insanlık tarihinin başlangıcından günümüze olan her ‘gelişim’i fotoğraflayarak birleştirsek ve bir film yaptığımızı düşünürsek herhalde filmin %99 u son 100 yıl olurdu. zamanın hızlı aktığı bir dönemde yaşıyoruz. kuşak dediğimiz şey artık 7-8 yılda değişiyor. iş dünyası kuşak arası anlaşmazlıklarını çözmek içim x kuşağı y kuşağı z kuşağı gibi kavramları kullanıyorlar.
    zaman o kadar hızlı akıyor ki maddi zemine tutunmak zorlaşıyor.
    bence gökçen bizim kuşağımızdaki soyut insanla yeni kuşaktaki soyut insanın arasında gelip gittiği için bir denge durumu koruyamıyor.. bir nevi oğuz atayın doğu batı arasında gidip gelmeleri.. tutunamayanlar vaziyeti.
    eski kuşak kadar paylaşımcı yeni kuşak kadar tüketici…
    ..
    küçük çocuklardık. dünya paçamızdakı çamur kuruduğunda bir çitilemeyle ufalanarak çıkacağı düzeyde temizdi. Bir telli araba alırlardı 3 ay oynar bitiremezdik. şimdilerde çocuklar telli arabaya göre 100 kat komplike oyuncakları 1 bilemedin 2 günde tüketiyorlar. paylaşım vicdan gibi değerler yavaş yavaş ortadan kalkıyor. ben ler ortalıkta dolaşıyor. vicdan zaman içinde..
    bizim kuşak ortalama olarak vicdanlı bir kuşaktı. ne zaman çıktı starbakstan herkes kendi kahvesini alsınlar.. adisyona bakarak herkes kendi hesabını ödesin-leri bile çok geç öğrendik.
    gökçen bizim kuşak gibi paylaşımcı-vicdanlı insani değerleri olan ama yeni kuşak kadar da tüketici..
    mesela insan tüketiyor. bir dönem ne çok severdi beni. sonra başka sevdiği arkadaşların oldu. bir baktım ben oyuncak sepetinde diğerlerinin arasındayım. Sonra bir gün ciddi bir şeyler yazarak paylaşmıştı bir yorum yapayım dedim.. gökçen in yeni arkadaşlarından oldukça cahil bir tip bana ‘salak’ yazdı ben de hafif alaycı ama hakaret etmeden cevap verdim. bir de ne göreyim trend olan arkadaşın hakaretine bile sahip çıkan bit tipik. (tip demiyorum çünkü tutunamama durumu çağımızda çok insanda mevcut. bu bakımdan gayet tipik)
    gökçen de her dönem belli bir trend oluyor. kimi zaman yoga.. kimi zaman başka bir şey. tüketiyor ve çekiliyor. bodruma gideceğim diye tutturuyor sonra bir bakıyorsun bodrum mordum hikaye.
    yeni olan her şey çok abartılı olarak gündemine oturuyor. onun dışında ne varsa eski oyuncak kutusunda. bu aslında ona has bir özellik değil. ayfon8 çıktığında afyon7 sinin yüzüne bakmayacak bir nesil var ortada. tam olarak onlardan da olamıyor çünkü biz bir simidi ikiye bölen bir neslin ahfadıyız.. vicdanlı ve insani yanları bu kuşağa fazla geliyor. ciddi bir normal sorunu yaşıyor.. bir nolmali oluşamıyor. genel olarak neye nasıl davranacağımızı normalimizden kaynakla belirliyoruz. olaylar kişiler mekanlar değişirken normal alacağı nokta olmadığı için tepkliler anlaşılmaz şekilde kırıcı üzücü şaşırtıcı olabiliyor.
    işi ingiliz politik komedi düzeyinde etkileyici yapan da gökçenin bunları fark etmeden yapması.
    karşı cins meselesine gelince. aşk-meşk işleri zaten normalden koparır anacak gökçenin normal halinin de bir normali olmadığı için kopmalar katlanarak izlenebiliyor. o açıdan işi sadece karşı cins meselesine bağlamak da doğru değil.
    belki yazdıklarımın tamamı yanlıştır..
    gökçen in iyi özelliklerini zaten herkes biliyordur. onları yazmaya gerek yok.

  16. 17 Angel

    Canım Gökçen’im,
    Seninle dostluğumuzun pek çok kişiye göre biraz garip olabilecek şekilde ve iyiki de başladığı 18 sene öncesinden (vay anasını ve hey gidi dünyevi insansal zaman mevhumu! ) bu yana tanıdığım Gökçen Ergüven’in dışarıdan bakıldığında verdiği imaj hep senin de kendini ifade ettiğin gibi enerji itibariyle hep gayet kıpır kıpır hareketli, bıcır bıcır konuşkan, entelektüel açıdan kendini iyi beslemiş ve beslemeyi sürdüren, yetenekli, becerikli, şen şakrak, tuttuğunu koparan, istediği herşeyi yapabilecek güçte (güçlü kelimesinin kullanılması bunlardan dolayı olsa gerek) bir imaj. Elbette gel-gitleri olan, duygusal olarak yaşadıklarını da açıkça paylaşmaktan çekinmeyen bir Gökçen Ergüven. “Lütfen, özellikle “kötü” adlettiğiniz huylarımı, tavırlarımı, hâl ve hareketlerimi yazar mısınız” isteğin üzerine sana faydalı olması dileğiyle tüm kalbimle söyleyebileceklerim ise bunca yıl içerisinde gözlemlediğim iki şey. Birincisi; tanımadığım la-edri isimli kişi de ifade etmiş, yeni olan her şey çok abartılı olarak gündemine oturabiliyor ve o anda onun dışında ne varsa eski oyuncak kutusuna atabiliyorsun. Kutuyu çöpe atmıyorsun ama. Tekrar dönebiliyorsun da. Ne var ki döndüğünde aynı şekilde bulamayabiliyorsun ve bu noktada kendini sorgulamayıp, duruma şaşırıp yakınabiliyor, üzülebiliyorsun. İkincisi; dedim ya, seni tanıdım tanıyalı genel olarak hep bıcır bıcır konuşkan bir yapın var ve seni sen yapan bir özellik de bu. Bununla ilgili olarak seni üzebileceğini düşündüğüm iki alt başlık var: İlki, her türlü duygu durumunu (sevinç/üzüntü, mutluluk/depresyon, coşku/durgunluk…) yaşadıklarınla birlikte sadece gerçekten yakın olduğun birkaç dost ve sevgili /aile ile değil, çok açıklıkla herkesle (bu izlenimi verebiliyor) paylaşabiliyor olman. Bunun özellikle sevgili anlamında ilişki içerisindeyken karşı taraf başta olmak üzere paylaşımda bulunduğun kişiler tarafından da özel olma duygusunu yitirmeye sebep olabileceği. Bununla birlikte, ikili ya da çoğul muhabbetler esnasında karşındakini dinlediğin zamanlar olsa da çoğunlukla zihnin dinlemekten ziyade sıranın bir an önce sana gelmesini ister gibi. Ya devam eden konu ile ilgili ya da tamamen bağımsız aklına gelen bambaşka bir konu üzerine, ama yeter ki sözü alıp bırakmamacasına konuşmak hali yine tipik bir Gökçen Ergüven hali. Karşındaki konuşmaktan ziyade dinlemeyi seven biriyse ne ala ya da iç dengesiyle sabırlı ve iyi bir dinleyici. Yok değilse, çatışma ve tartışma ya da uzaklaşma ya da üçü birden gelebiliyor sanki hayatına. Belki bu noktada bir farkındalık, belki biraz daha dinlemeye de açmak kendini hem içte, hem dışta. (Sana gönderdiğim fotoğraf ve silencio notu’nu hatırlarsan tercümesi buydu diyebiliriz.) İstedin, buradan paylaştım. Seni yıllardır olduğun gibi ve kalpten seviyorum biliyorsun ve yaptığın bu şey, yani bir derdin var, sıkıntını dolaylı değil açık yüreklilikle paylaşman (genelde insanlar –kimi zaman ben de dahil oldum bu insanlara- sosyal medya ortamında alıntılarla ya da laf sokmalarla dertlerini anlatmaya ya da sıkıntılarını dökmeye çalışıyor) üstüne üstlük insanların seninle ilgili özellikle kötü olduğunu düşündükleri özelliklerini buradan yazmalarını istemen gerçekten cesurca. Dilerim aradığın cevapları bulmana yardımcı olur.
    P.S: Yeniden o mata çıkıla, ya da ormana/deniz kıyısına yürüyüşe ve meditasyon yapıla. Sabah akşam nefes çalışması yazıyorum bir de reçeteye ;)
    Sevgiyle koccaman öpüldün.
    Namaste.

  17. 18 yazmam diyenden kork

    yazmayacağım dedim ama üstteki anonim arkadaşla angel arkadaşın yazdığı bazı şeyleri okuyunca o kadar yakın geldi ki hissettiklerime, yazmadan edemedim. seninle ilişkimizde hissettiğim ama adını bu kadar net koyamadığım şeyleri anlatmışlar, bunu yaparkenki ifade güçlerine ve olgunluklarına hayran kaldım.

    oyuncak kutusu metaforu bence de cuk oturmuş yerine – kendimi özel sanırken, bana olmaz derken bir süredir fark ediyorum ki arada arkaya atılıp bazen öne çıkarılıyorum ve bunun zamanını senin gündemin belirliyor. yıllardır ne büyük acılarımı, sıkıntılarımı dilediğim gibi, ihtiyaç duyduğum gibi (çünkü sadece istek değil bu, gereklilik de) paylaşabildim seninle, ne de büyük mutluluklarımı… yani ben elimden geldiğince paylaşmayı denesem de (yeteri kadar ısrar etmemiş olabilirim, ama yeteri var mı bunun, insan ne kadar ısrar etmeli?), ya sen o sırada bir nedenle (belki daha da büyük sıkıntıların olduğu için, belki de hiç sıkıntın olmadığı için) o sıkıntıları istemiyorsun ya da benim mutluluğumdan daha heyecanlı bir şey oluyor hayatında (veya tam tersi, bir şeyler kötü gidiyor oluyor)… kötüyü paylaşamamak neyse de, iyiyi paylaşamamak ayrıca üzüyor insanı. (sana bunları dedikten sonra sürekli ben ben ben diyorum diye düşünürken fark ettim ki bir süredir pek az görüşebiliyoruz ve çok çok daha az beraber sosyalleşiyoruz, başka insanlar pek olmuyor yanımızda, dolayısıyla ancak ikimizin ilişkisi üzerinden gördüğüm gökçen’i yazıyorum.)

    ha sonra öyle bir gönül alıyorsun ki! :) kırılan kırılıyor, evet, yine de bazen insanı ağlatacak kadar duygulandırır, içtendir, samimidir, öyle güzel gönül alır gökçen diyoruz – çok söyledik arkandan, gökçen gönül almayı iyi bilir dedik, haksızlık mı ediyorum acaba da dedim, bak ne kadar iyiyiz de dedim. çünkü çok iyi biliyorum ki düşünüyorsun, özeniyorsun, hatırlıyorsun ya da hatırlamak istiyorsun (ama hatırlayamadığında ben de böyleyim işte diye geçiştiriyorsun, hatırlamamak seni üzüyorsa da bunu paylaşmıyorsun, halbuki hatırlanmamak ve bunun umursanmaması insanı üzebilirken hatırlanmamak ama bunu önemsediğini görmek yetebilir), yanımızda olmak istiyorsun, yanında olalım istiyorsun, ilişkilerine, işine, kendine emek vermeyi biliyorsun. (oyuncak kutusuna geri döndüğün zamanlar herhalde bunlar – ama ben yeni bir hevesle, unuttuğu oyuncaklara dönüp yeni bir heyecan arayan bir çocuk gibi değil, oraya koyduklarını gerçekten, samimiyetle özlediğin için döndüğüne inandım hep, yine de angel’ın dediği gibi işte, bıraktığın yerde olmayabiliyoruz, oraya dönmek için çaba göstersek de her zaman işe yaramıyor, bazı durumlarda senin de ucunu bırakmaman gerekiyor.)

    (dışarıdan nasıl görünüyorum demişsin ya, bir de, çok kalabalık görünüyorsun :) bu illa ki kötü bir şey mi demek – bence değil. seni sen yapan özelliklerinden biri. ama işte yukarıda yazdığımız gibi sonuçları da var sen ve etrafındakiler açısından, kendin dahil, kimeye yetemiyorsun, böyle bakınca kendinden bahsetme, kendine yer açma ihtiyacını belki biraz da buradan düşünmek iyi olur, oyuncak kutusu da yeni insanların, konuların heyecanı kadar onlara yer açma ihtiyacı, bir nevi mecburiyet belki. bir de yorar insanı bu kalabalık, yormaz mı?)

    sonuçta, değişiyoruz, büyüyoruz, tabii ki 20+ yıl önce başladığımız yerde değiliz, bunlar da doğal değişimler (hem bireysel açıdan hem de ilişkilerimiz açısından), sadece arada neler olduğunu, nerelerden geçip geldiğimizi anlamaya çalışmak için durup bakıyoruz işte. doğal karşılayıp kabul edeceğimiz, memnun olduğumuz bir noktada mıyız yoksa değiştirmek için uğraşmaya değer mi?

    • Kim olduğunu biliyorum ve artırıyorum: Haklısın.


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


%d bloggers like this: