Category Archives: Dünyasal

Aha da kadınlar günü!

“Bayan değil kadın!” “Erkeğin kalbine giden yola *ıçayım!” “Kadınlar günü aslında 6 Mart’mış ama anca hazırlanabilmişler…” “Anca hazırlandık çünkü *ıçınızı topadık!” …

Tüm bu gürültü içinde ufak ama kendim için mânidar bir takım hikâyeleri paylaşmak istiyorum.

Kadın olmak öyle zor, böyle zorların arasında “Amma abarttınız,” desem, benim ailem, geçmişim ve yaşadığım çevre açısından çok da ahım şahım bir şey görmediğimi, şımarık bir küçük Pollyanna olarak dile geldiğimi düşüneceksiniz. İşin yüzü öyle mi? Hangimiz için herhangi bir şey dışardan görüldüğü kadar kolay ve basit bir yandan. Eminim ki yazacaklarıma yakın, az/fazla bir şey yaşadınız. Yazacaklarımı seveceksiniz ya da sevmeyeceksiniz. Ama, yazacağım çünkü uzun bir zaman sonra dürttü yine bir takım hisler. Evet, delirebilirim.

Sevgililer günü, yılbaşı, anneler günü gibi bir çok isim konmuş tarihi eleştirenlerden olabilirsiniz. Tüm bu günleri tüketim merkezli ve dolayısıyla saçma bulabilirsiniz. Ben ise günleri severim; ritüelleri, kutlamaları, anmaları severim. Hatırlamayı ve üzerine düşünmeyi severim. Öyle bir insanım işte; sevmek, sevmemek ya da herhangi bir şey hissetmek zorunda da değilsin. Kuyuya bir taş atarım, dalgaları izlerim. Yeni taşlar toplamak ve yeni dalgalar yaratmak keyiflidir çünkü…

“Güçlü kadın” olma baskısıyla büyüdüm. Evet, evet, bariz dayatılmış bir şeydi bu benim için. Şimdi, şu yaşımda dönüp bakınca her şey çok acayip görünse de, o zamanlar normal olan buydu. Sorgulamazdım. Bilmezdim.

Güçlü ve aynı zamanda kadın olmak zorundaydım. Çünkü kadın olmak güzeldi, estetikti ve eğer güçsüz olursa tüm bu güzel ve parıldayan yanı elinden alınırdı. Yeterince güzel olmak için çaba, kavga ve çok bilmişlik gerekirdi. Güzel görünmek için, yaptığın her şeyi iyi yapmak için … hem bakımlı, hoş, hem de evinin aşçısı, temizlikçisi, bakıcısı olmalıydın ve tüm bunlar için çaba lâzımdı. Yani, açıkcası hem köle, hem efendi olabilmeyi bilebilmen gerekiyordu. Hem ezilmeyecek, hem hizmette sınır tanımayacaktın. Yeterince kafa karıştırıcı değil mi?

Hayatta kalmak için kuşanılan sert kabukların altında hepimiz gibi sevgi ve şefkate ihtiyacım vardı. Ama “sevgi karın doyurmuyor”du!

İş hayatında başarılı olup paramı kazanacak, takdir görecek, kimseye muhtaç olmayacaktım. Erkek mi? İşte, evdeki dekor gibi bir şey o da. Neyse efendim, evde şımarık çocuk olmamamız için her türlü yasak, engel, öğüt kol gezerken, ev dışında çelik gibi güçlü, baskın ve yırtıcı olmamız bekleniyordu. Çok ağlardım ben; evet, ağlak bir tiptim. Hâlâ da öyleyimdir. Belki doyamadığımdandır annemin kucağında ağlamalara. Evde, babama sarılıp “Bugün çok üzgünüm,” diyemediğimdendir. Hah, diyeceksiniz ki: Belki biz de yaşadık onları, biz ağlıyor muyuz zırt pırt? İçinize, sonrasına vesair ağlıyorsunuzdur elbet. Ben tutamıyorum, n’apalım. Güzel bu ağlamalar ama, nefes almak gibi. Öneriyor ve devam ediyorum.

Rahmetli yaşlılar için söylenen bir kelime gibi gelse de hâlâ ve yaşasa 61 yaşında ve yaşlı olacak olan rahmetli annem, kabaca herkesin annesi kadar harika, herkesin annesi kadar da korkunç bir kadındı aşağı yukarı. Çoğu, annesi için “korkunç” sıfatını kullanmayacaktır, eminim. Ama, ben bariz korkardım annemden; çocukluk arkadaşlarım bilir ve hep beraber korkmuşluklarımız da vardır. Başarılı, estetik, bakımlı, hoş giyimli, akıllı, ağzı laf yapan, albenili bir kadındı Zarif. Hırslı mıydı, bilemiyorum şimdi tam olarak ama elini attığı her işin üstesinden gelirdi. Yemekse yemek, temzilikse temizlik! Para kazanırdı, çok kazanmıştı. Takdir görürdü. Beğeneni, hayranı çoktu. Çekineni, eli ayağı dolaşanı da. İyiydi aslında hep; kıyamazdı, bir yerden sonra indirirdi yelkenleri, kendi tarzında özrünü diler, kırdığı kalplerin sahiplerinin gönlünü alırdı fırsat bulur bulmaz. Dışarıdan bakınca imreneni de çoktu sanırım; 2 güzel çocuk (öyleyiz bence), doğru düzgün bir koca, senelerdir yaptığı ve başarılı olduğu bir iş, hoş giyimi-kuşamı-evi, kazandığı bir sürü para. Konuşkan, neşeli, dobra bir kadındı. Yanındayken sıkılmana fırsat vermez, gezecek yerleri bitmez, anlatacakları sonlanmazdı asla. Öyle dolu dolu yaşadı, öyle dolu dolu gitti bir gün.

Ben babamı annem öldükten sonra tanıdım.

Hayatımdaki ilk erkek figürünü, beni ben yapan %50’yi, bu kadının sevdiği adamı, canım babamı, annemi verdikten sonra aldım. Bir anda olmadı tabii bu! 8,5 senedir gün be gün sürüyor bu tanıma hâli.

Senelerce bir kadından dinlediğim erkeği, kendi sözlerinden dinleme fırsatları buldum sonunda. Ve, fark ettim ki “erkekler o kadar da kötü değillermiş.” İnsanlarmış. Bizim gibi, üç aşağı, beş yukarı. Babacığımın deyimiyle “onlarda bir ana-babanın evladı”ymışlar.

Annemle babam kendimi bildim bileli kavga ettiler. Babam hâlâ gıyabında kavga eder annemle. Kızarım. “Artık yeter,” derim. “Bıktım kavganızdan!”

Hep annemden dinlediğim için, hep annem haklı sanmıştım. Hep erkek kadını ezer, erkek kadını hor görür diye bilirdim. Bu yüzden de tıpkı annemin öğrettiği gibi güçlü bir kadın olmalıydım ki ezilmemeliydim. Özellikle de bir erkek tarafından. Benim mükemmel bir aşçı-temizlikçi-anne-iş kadını-insan olmam ve karşımdaki erkeğin de güçlü-hassas-zengin-akıllı-başarılı vesair olması gerekiyordu mutlu bir evlilik için. Çünkü öyle olmazsa, aha “benim gibi olursun!” deniyordu. Onun gibi olmak: Her şeye rağmen mutsuz olmak.

Şimdi biliyorum ki mutsuzluğunun sebebi asla babam değildi! Son gidiş hamlesinde bile buna vurgu yapmış olsa dâhi, maalesef şimdi biliyorum ruhundaki hasarların tüm bunlara sebep olduğunu…

Bir yoga hocam, eğitimde “İçinizde şiddet varsa, öfke varsa ve buna rağmen çok düzgün davranıyorsanız, o hisler yüzeye çıkmak için bir aracı bulur, hayat yollar” demişti ve böyle bir adamın evine gece ansızın giren hırsızın adamı evire çevire dövdüğünü anlatmıştı. 

Demem o ki, neysen o’sun. Ne ekiyorsan, onu biçiyorsun. Bu kimseyi töhmet altında bırakmak değil! Suçlu, suçsuz, haklı, haksız aramıyorum. Sadece “Herkes hak ettiği gibi yaşıyor,” diyerek biraz salınıyorum.

Herkes, hayat ne uygun görürse onu yaşıyor. Hayat onu “o” konularla sınıyor ve geçiyoruz ya da geçemiyoruz. Geçemeyince sonunda ölüm mü var? Eh, hayatın sonunda ölüm var zaten de, süren hayatı zindan etmek işin fena kısmı olsa gerek.

Bu sabah 3:30 gibi berbat bir rüyadan ağlarayak uyandım. İstanbul’dayım, evimde değilim ve kalkıp hüngür hüngür ağlayabilecek bir ortam yoktu. Rüyamda ise, babam ölmüştü. Ofisine gidip onu arıyordum. Bedeni de yoktu! Meğer ölünce bedenler de yok oluyormuş; rüya hâli. Ağlaya ağlaya onu arıyordum. Son sigarasını kültablasında görüyordum. Son konuşmamızı hatırlıyordum. “Keşke,” diyordum, “keşke daha erken davransaydım.”

Uyandığımda, kocaman bir boşluğun içinde hissettim. Tıpkı annemin öldüğü gün gibi. Bu hissi biliyorsun, korkma dedim kendi kendime. Hayat böyle işte, sonu var. O da gidecek. Karnımda kocaman bir huzursuzluk, çocukluğumda böyle uyandığımda bir kaç kez sığındığım annemin yanını hatırladım. O huzuru andım. Ama, olmadı. İkisini de ne kadar çok özlediğimi fark ettim. İkisine de sarılıp doyasıya ağlamayı, kafamın okşanmasını, sarılınmayı istedim. Sonra zihnim durmadı! Babam ölürse ne olur diye düşünmeye başladı. Bu sefer işin pratik kısmına geçti; eşyalar! N’apacağım eşyaları. İyisi mi ben bir Ankara’ya gidip şimdiden temizleteyim babama onları. Gökhan! Gökhan ne olacak? O gün, telaşlandıkça Gökhan için, kuzenim Zekican’a “Git, ona bak!” diyordum. Hah, şimdi de onun evindeyim, güvendeyim. Yok ama, uyku gitti!

Bari oyalanayım da sabah olsun babamı arayayım dedim. Vakit geçmedi. Şimdi buradayım. Öncesinde bol bol Facebook ve Instagram’a baktım. Her yer Dünya Kadınlar Günü ve az biraz Fener-GS maçı…

Dünya Kadınlar Günü. Kadınların, özellikle hayatının bir evresinde bir erkek tarafından incinmiş olanların vur patlasın, çal oynasın hunharca erkeklere laf sokarak bir şeyler paylaştığı bir günmüş meğer! Abartmadım. Tamam, Özgecan olayı ve niceleri. Tamam, AKP hükümeti akabinde artan kadın cinayetleri. Ama, bir yavaş! Bir dur!

Direkt “şut-ve-gol” bir hamle olsa da: Lütfen babalarınızla yaşayıp/yaşayamadıklarınızın acısını diğer hem cinslerinden çıkarmaya çalışmayın çünkü bir işe yaramıyor. Haksız bulduğun hamlelere sen de hunharca geri atak yapınca işin resmi o olmuyor! Eleştirdiğine dönüşüyorsun eleştirdiğine bu kadar muhtaç ve aslında onu dönüştürmek isterken…

Bir soluklanıp psikoloji, doğu felsefesi, bir takım diğer felsefelerden vesair faydalanıp kadın ve erkek enerjisini tanımak üzere bir takım hamleler yapmayı düşündün mü? Karşına aldığın diğer cinsin de senin gibi bir ana-babadan geldiğini, senin gibi hayatta kalmak uğruna mücadele ettiğini bilmiyor musun?

Erkeklere bu kadar *oklanırken, aşık olunca neye döndüğünü görmüyor musun? Babacığından aldığın/alamadığın o güçlü şevkati tırım tırım aradığının farkında değil misin?

Tamam, kadın aşağılanmasın, o olmasın, bu olmasın. Güçsüzler ezilmesin, sırtta taşınsın. Hayvanlara da kötü muamele olmasın. Açlık da son bulsun. Ama sakin! Nazikçe, özenle, zarifçe…

Şimdi babama bakıyorum ve anlatılanın aksine güçlü ve şevkatli bir adam görüyorum. O kadın da bunları istedi. Bu adam bunları vermenin yolunu bilemedi. Bu kadın bunları anlatmanın yolunu. Konuşamadılar. Uzlaşamadılar.

Olmadıkça, gerilim arttı. Çirkinlikler bencilce etrafa saçıldı. Eleştiren eleştirdiği gibi oldu, insanlık hakkını talep eden diktatöre dönüştü.

Nereden mi biliyorum? Bir süre benzeri bir ilişki yaşadım ve “hem onlu, hem onsuz olmaz” kafasıyla ne o insana bir faydam dokundu, ne de ben arzu ettiklerimi alabildim. Aksine, o berbat diye anlattığım şeye benzemeye başladım. Sustum, çözmeye değil, “Aman şimdi bir sorun çıkmasın” hâllerine büründüm; en son ben daha fazla ve daha çirkin konuştum. Ne oldu? O insan gitti, ben yaptıklarımla bir başıma kaldım.

Tabii bu, burada durduk yere tecavüze uğrayanları ve benzerlerini kurtarmıyor, biliyorum. Ama, minik bir başka bakma hâli. Özgecan’ın babası gibi bakabilmeyi dileme duası.

“Erkekler” diye bir yana koydukça ve ortam açılınca saldırdıkça hiçbir şey çözülmeyecek. Güçlü kadın değil, güçlü bir insan olup önce kendi sorunlarınla yüzleşmedikçe bir yere varılmayacak. Bugün kadın, yarın erkek; o sırada hangisi güçsüzse onu sırtlanmayı, bunu gocunmadan ya da böbürlenmeden yapabilmeyi diliyorum hepimizden.

Odak sürekli değişecek, “kadın” “hayvan” “fakir” diye kategorilere ayrı zamanlarda ayrı önemleri vereceğiz. Ama, özünde hepimiz bir aradayız. Hep beraber yaşıyoruz. Hep beraber deneyimliyoruz hayatta karşımıza çıkan iyi/kötü ne varsa.

Sakince, anlayışla, huzurla … ağlamak istediğimizde birbirimizin kucağına yatarak.

<3

 

 

 


“Aşk = f (Karanlık)”

Dinlemeyeli uzun zaman olmuş bir şarkı gibi, kulaklarıma çalınınca, bin seksen sene sonra, yine hopladım yerimden. Her seferinde olduğu gibi, bir daha “Hmm…” derken buldum kendimi. İşte, bazı yazılar vardır, üzerinden zaman geçer ama yine de üzerinden zıplayıp geçemezsin. Geçmemen gerekir. Bir kez daha, bir kez daha; yazı değişmez ama sen sürekli değişirsin ve güzel olan da her karşılaşmada biraz daha anlarsın. Biraz daha okuyasın gelir, biraz daha paylaşasın…

… Ve, Cem Akaş‘tan geliyor:

eprimiş bir metafordan hareketle: ışık aydınlatır; ışık aydınlanmamızı, bilmemizi sağlar, çünkü karanlığın sakladığı şeyi, bilinmeyeni gösterir, görünür kılar.

ayın karanlık yüzü.

“bir ilişki nasıl olmalıdır – birinci manifesto”, madde 8: herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.

herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla öteki’ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, öteki’nin giderek bir’in parçası haline gelmesini, bir’leşmeyi sağlar.

aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, öteki’ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. bu direnç, bir yanıyla bir’leşme sürecinde tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.

karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. “içine almak” deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – “bilmek” fiili, kutsal kitap’taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.

karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan öteki tarafından.

“manifesto”, madde 29: dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.

bir itiraz: “kimlik” denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. dolayısıyla “kimliğini korumak” bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.

“tek odalı bir evde yaşamaktan, sevgilinle çarpışmaktan, kendi yerinin olmamasından nefret ediyordun, bu yüzden onu suçlamaktan ve bu daralma duygusunun yakınlığınızı baltalamasına izin veriyor olmaktan da nefret ediyordun. sonunda o ayrı bir eve çıktığında bir ay gibi kısa bir sürede eski neşeli, canlı, üretken haline dönünce, aşkın boğabileceği olasılığına tanık olmak seni ürpertti. ”

karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri7 karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı öteki’nin bilmesine izin vermek.

dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir “sanki-yoksunluk” yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak öteki’ne vermek: öteki’ne değer vermek.

bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. “kitabi” bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.

“önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı.”

paris’te son tango: adam, kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. ilişki yalnızca burada var olacaktır. adam kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, kadının adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, kadınsa pikabın adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. filmin sonunda bir kırılma yaşanır: ilişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, paris’te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak adam ve kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. “gerçek” aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.

mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.

herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.

aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.

“kaldığımız otel odasındaki tuvaletin kapısı yoktu. seviştiğimiz yataktan kalkmış, odanın içinde sanki bir şey yapman gerekiyormuş da ne olduğunu hatırlayamıyormuşsun gibi dönenmiş, sonra ayaklarını neredeyse sürüyerek tuvalete girmiştin. bacaklarını açarak klozete oturduğunda yüzünün parlak kırmızılığını, kadehe dökülen şampanya gibi işeyişini, yakından da yakın olduğumuzu hissettiğimi unutmayacağım hiç. en basit şeylerden bile öğreneceği çok şey var aşkın.”

aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak öteki’nin karanlığına.

izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.

izinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, öteki’nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.

karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, bir yanımla takdir etsem de. aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: öteki’nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.

herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla öteki’nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.

ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok.

“bir erkek arkadaşın vardı – çıkmak anlamında değil, cinsiyeti erkek olan bir arkadaş anlamında. önceleri yalnızca merhabalaşıyordunuz, sonra iyi arkadaş oldunuz, daha sonra hemen her gün görüşmeye, saatlerce konuşmaya, uzun yürüyüşlere çıkmaya, filmlere gitmeye başladınız. ben orada değildim henüz – telefonda bana, bir yıldır birlikte olduğun sevgiline, ne harika bir insan olduğunu anlatıyordun bu yeni arkadaşının, konuşmalarımızda sürekli adı geçiyordu, yaptığı bir şeyi, söylediği bir sözü aktarıyordun sık sık. şaka yollu kurcaladığımda gülerek yok canım, demiştin, yalnızca onu tanımış olmak bana mutluluk veriyor.

sonra ben geldim; tanıştık. senin aracılığınla tanıdığım insanlara yakınlaşmakta hep zorluk çekmiştim – bu adamı sevdim. ilk başta seni memnun etmek için bana dostça davrandığını düşündüm; geçen zaman, neredeyse senden ayrı var olan bir ilişki kurmamızı sağladı aramızda. sana aşık olduğunu görüyordum – senin de ona aşık olduğunu anlamadım ama, istemedim. bu durum iki ay sürdü: bir sabah, geçerken sormamış olsaydım, onu sevdiğini bana söyleyecek miydin, ne zaman söyleyecektin, bilmiyorum; o sabah duyduklarımdan sonra ilk tepkim, tası-tarağı toplamak ve defolup gitmekti. ikinizin birlik olup, gözümün içine baka baka birbirinizin sevgilisi olduğunuz yerde daha fazla kalmak, sinir, sindirim ve solunum sistemlerimi fazlasıyla zorlayacaktı. birkaç gün sonra döndüm ama – dönmemi çok istediğin için, benim için çok önemli olduğun için. aranızda fiziksel hiçbir şey olmadığını (sanki en önemli derdim buymuş gibi), duygularınızı ilk kez o sabahki konuşmamızdan sonra birbirinize açtığınızı söyledin: onunla hiçbir zaman sevgili olmamıştın, uzaktan sevmiştiniz birbirinizi, o da saygısından dolayı daha fazlasını istememişti, şimdiyse bitmişti bütün bunlar – hâlâ arkadaştınız ama sen beni seviyordun ve onu kazanmak uğruna beni yitirmek istemiyordun.

tekleye topallaya toparlanmaya, yara sarmaya başladık. ilk kez, sana güvenmemem gerekebileceğini, senin ipinle kuyuya inmenin çok sağlam bir fikir olmayabileceğini düşünür oldum: içimdeki acılığı sürekli kıldı bu. benim, bir süre sonra başka bir şehre gidecek ve seni arkadaşınla bırakacak oluşum da pek rahatlatmıyordu içimi.
sonra bir mektup aldım arkadaşından: üzgün olduğunu, arkadaşlığımızın böyle, onun bana ihanet etmesiyle bitmesini istemediğini, kendini tam bir salak gibi hissettiğini anlatan, bana değer verdiğine inanmamı isteyen, abuk-subuk, bir sayfalık bir mektup. arkasına yazdığım cevapta buna inanmamı beklemesini inanılmaz bulduğumu, ahlak düzeyi sıfırlanmış bir sürüngen olduğunu düşünmeyeceğim ve adını her duyuşumda kusmak istemeyeceğim günün de geleceğini bildiğimi, ona vaktiyle içten bir yakınlık duyduğumu ama bu saatten sonra herhangi bir arkadaşlık söyleminin söz konusu bile olmadığını ilettim. senin ihanetinin acısını ondan çıkartıyordum sanırım – senin bana olan sorumluluğunun yanında onunkisinin lafı olmazdı herhalde.

hikayenin en hoş tarafıysa, bana gerçeği anlattığın gün bile yalan söylemiş olduğunu öğrenmemdi, yüzyıllar sonra: aranızdaki ilişki iddia ettiğin gibi “masum” değildi, benimle yüzleşmenden önce ve onun bana yazmasından sonra da aynı yoğunlukta sürmüştü; ben sahneden çekildikten kısa bir süre sonraysa resmen sevgili oldunuz, birlikte yeni bir ev tuttunuz. anlamadığım iki şey var: beni nasıl bu kadar aşağılayabildin; gittiğimde, gitmişken, neden yalvardın, döneyim diye? dibini bulamadım ben senin.”

kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını öteki’ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, öteki’nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.

“manifesto”, madde 13: her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7’dir.

madde 14: duvarlara işemeyiniz.

ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım: size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en “intim” bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.

aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında can’a varlığını hissettiriyor: değerli. gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. iyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.

***

Biraz daha böyle yazılar istersin belki, ne bileyim; olsa fena olmaz mıydı?


Basın açıklaması

Merhaba dünya,

Bildiğiniz gibi bir süre İstanbul’da yaşadıktan sonra, Ankara’ya geri dönmüştüm. Annem sevgili Zarife Ergüven’i sonsuz huzura yollarken, benim de bir nebze huzur bulmam için aileme geri kenetlenmem gerekmişti. Kardeşim ve babamla inişli, çıkışlı, eğrili, doğrulu, kavgalı, kahkahalı 7 sene geçirdik Ankara’daki evimizde.

Bu ev, canım annemin özenle, zevkle ve coşkuyla doldurduğu, belki biraz abarttığı, belki abartacak başka bir şey bulamadığından sıkıca sarıldığı yerdi. Ve, maalesef ki esasında en sıkı sarılındığını sandıklarımız bile esasında bir gün hiçbir şey ifade etmezmiş, onu da gördük. O, giderken burayı olduğu gibi bırakabilmişti. Mekanları, insanları, olanları bazen bırakıp gitmektir ya tek çözüm, işte öyle bir şey…

Daha tatlı gitmesini dilerdim ve fakat hayat dileklerimize bazen fazla önem vermeyebiliyor. Her neyse, giden gidiyor, kalan kalıyor. Kalanların gideni, akanı, olanı değiştirmemesi gerekir gibi bir kanım var. Bu ev, bizi ana kucağı gibi sarmış olsa da bir dönem, artık bizim de gitme vaktimiz geldi. Neyse ki, çok uzaklara gitmiyoruz. :)

Ben Bodrum’a, babam zaten yaşadığı Selçuk, İzmir’e gidecek. Kardeşim Gökhan ise Ankara’da kalmayı tercih etti. Bu evi kapatıp, sezon finalini gerçekleştireceğiz artık.

Bizim için ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Kişilerden ayrılmak zaten zor, onların maalesef parçası olmuş obje ve mekanlardan ayrılmak da tuzu biberi olsun. İşte öyle narin, öyle çıt kırıldım bir süreçteyiz ailecek. Bir takım planlarımız var kafamızda, eğri-doğru fark etmez, devam etmeye yönelik… Bir takım ümitlerimiz var, bir sürü korkumuz var; koskoca bir bilinmeze atlıyoruz çırılçıplak. Beton kadar soğuk ve sert bir olayın ardından, bir kez daha bırakıyoruz kendimizi hayatın kollarına, güvenmek isteyerek olana.

Kendi adıma, bu süreçte sizlerden ricam yorumlarınızı, öngörülerinizi, var sayımlarınızı bir kenara bırakmanız ve bizimle birlikte akabilmeniz. Yaptığımız her ne ise, gelin birlikte yaşayalım. Gülelim, ağlayalım, sarılalım, saralım her şeyi.

Unutmayın ki kimse yaşamadan bilemez hiçbir şeyi ve bilinmeze atlamak büyük cesaret ister.

Ve, hepimiz her ne varsa, onu yaşamaya geldik… :)

Herkese sevgilerim ve kucaklamalarımla, hiç eksik olmayın.


“Object not found”

Hislerimiz karşılıklı mı? Korku, acı, öfke, heyecan, ümit, güvensizlik vb. Negatifler yüzeye vurmuyor mu? Kıran kırana mücadele her ne kadar başta hepimizde bir coşku yaratmış olsa da, şimdi biraz daha tükenmişlik ve çaresizlik yok mu?

Eylemde bulunduk, sesimizi duyurduk. Hopladık zıpladık bir hayli dikkat çektik. Senelerin birikmiş enejisi efor buldu, sahalara taştı. Zekamızı kullandık, harika laflar ürettik. Yaratıcılığımızı kullandık herkesi etkiledik. Kah gürültü olduk, kah tek bir ses. Tanıştık, sarıldık, kucaklaştık… “Hepimiz biriz” bir kez daha anladık.

Bir olmanın huzuruyla artık durulma zamanı gelmedi mi? Şiddetin şiddeti çağırdığını idrak etmedik mi? Asla bitmeyen öykü gibi hala karşılıklı sis bombası sektirmenin gecenin eğlencesi olduğunu yadsımasak artık. Bunu yapmıyor olsak bile, onlara alkış tutmanın da bir başka dışa vurumdan ileri gitmedi mi?

Artık durulma zamanı gelmedi mi?

Sakın yanlış anlaşılmasın, pes etmekten bahsetmiyorum asla. Ama, bu “sana vurana sen de patlat bir tane” hali artık canınızı acıtmıyor mu? Sonu var mı bunun?

Şimdi, şiddetti bir yana bırakıp aklı başında insanlar olarak yapıcı çözümler üretme zamanı gelmedi mi? Kurumları protesto edip uzaklaşmaktan tut, yandaş haber kanallarıyla olanı hala anlayamamış kitlelere el uzatmaya kadar bir sürü çözüm üretiliyor. Polise çiçek vermek, her gün olan başka bir anlamsızlık için bir kez daha sanal ortamda ses çıkartmak da tamam. Peki ama daha da güçlü ve gerçekçi çözümlerin vakti gelmedi mi?

Ben anlamıyorum, alenen söylüyorum. Politikadan, siyasetten, tarihten, manipülasyondan, protestodan anlamıyorum. Her gün Facebook’ta ve Twitter’da ve hatta direkt postalarda gezen komplo teorilerinden de anlamıyorum. Pek tabii bir şeyler anlıyorum ama her şey o kadar olabilir ve bir yandan da her şey o kadar uçucu ki! Neye, kime ve nasıl inanacağımı şaşırmış durumdayım…

İzninizle, zekam bu kadar. Hissim “acı”. Acımın öfkeye dönüşmesi ve bunu şiddet olarak dışarı vurmaktan sistemim alt üst oldu. Uykular, yemek saatleri birbirine girdi. Kafam yorgun olduğu gibi bedenim de hata veriyor; baş ağrıları, mide bulantıları, yanan gözler, tıkanan nefes…

Lütfen, şimdi akıllıca bir şeyler yapalım. Eleştirdiğimiz kişi ve kesimlerin oyununa gelmeden ama aynı oyunu aynı kurallarla oynayarak belki. Tıpkı o karşımıza aldıklarımızın senelerdir yaptıkları gibi alttan alta oyarak. Aynı azimle, aynı özveriyle, aynı planlarla…

Yoksa, böyle ortalık yerde vuvuzela çalarak şehit gitmekten başka çare görünmüyor. Zihnen ve bedenen lazım herkes, ölmeye gelmedik! Çocuk oyununa döndü iyice ama kazanmak artık ilkel göğüs göğüse çarpışmadan öteye gidiyor.

Burada tam olarak ne yapılması gerektiğini hala bilmiyorum, anlayamıyorum… Leeloo’dan farksız, bakıyorum ve gözlerim doluyor…

Lütfen içimizdeki enerjileri yapıcı eforlara çevirip daha büyük adımlar atabilelim. Lütfen artık bu birlik olma halimiz bütün olarak hareket edip liderlerini seçsin, muhalefetin yapamadığını yapabilsin.

Amin.


Gönül bu … Hayat bu …

“Boşlukları doldurun!” Hayat boyu tüm çabalar bunun üzerine kurulu değil mi? Kişi tarafından özenle yaratılmış sahte boşluklara bir takım ıvır-zıvır sokuşturmalar. Eylem ıvır-zıvır; yoksa o boşluğa sokuşturulan kişilere, objelere ya da durumlara lafım olmaz. İşte niyeyse o boşluk doldurmaca oyunuyla burun buruna gelince bana bi hâller oluyor! Cidden çok sinirleniyorum. Ben yapmıyor muyum? Eh, insanım. Ama, usturuplu yapmak var, sonracığıma bir de yapan olmakla yapılan olmak var. Var da var. Biraz bencilce verip veriştirmek istiyorum çünkü çok ama çok gıcık oldum! Eskiden defterlerime, daha sonraları word belgelerine yazardım bunları, kimseye ucu dokunmazdı. Ama, artık öyle mi? E, ama Çelik de değişti.

Sinirlenince sanırım daha çok saçmalıyorum. Sinirlenince saçmalamak, sonra saçmaladığını fark edip gülmek iyi. Neye göre iyi? Öyle sağa sola, duvara, insana falan saldırmaktan iyi işte. “Yaz kızım, açılırsın…”

Çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı kimseden özür dileyemeyeceğim çünkü canım çok acıyor. Neden olduğunu uzun uzun anlatamayacağım, kısa anlatırsam da bir halt anlaşılmaz zaten. Zaten amacım da anlaşılmaktan çok kusmak. Üzüntü, acı, ağlama gibiler zaten kusma eylemi gibiymiş, hocam dedi. Fiziksel olarak kusamıyorsam (cidden ama öyle bir mide kalkması bir yandan), ben de sözel olarak kusayım, saçayım pis kelimelerimi oraya buraya dedim. Oh, çok iyi ettim.

Yahu, şimdi valla bu sefer kendimce kurmadım, tuhaf beklentiler yaratmadım (bkz. beklentiler sadece üzer). Öyle bırakmış efil efil esiyordum, şırıl şırıl akıyordu her şey. Eh, su bu, yolunu da buluyor işte. Hem, nereden bilebilirim ki belki de başıma gelecek daha fena şeylerden korunuyorum bu hâl ile… Belki de bu acı ve öfke gelecekteki acı ve öfkelerin bir ön bildirimi. Üf neyse ne, medyumculuk oynayamayacağım. Olana bakarım ancak: sinir o-lu-yoooo-ruuuum!

Boşluklara tıkılmayı, boşluğa tıkılacak başka şey bulununca hop diye bir tarafa atılmayı kimse sevmez. Sorsak, atılmamışımdır asla. Ama, göz görüyor. Hadi yamuk görüyor diyelim, his benim hissim, sana ne yani. Şu an canım acıyor ve anlatamıyorum çok da.

Yine bir hocamın dediği gibi bu hisle kalmanın araştırmasındayım. Acı neye benzer, bedende nasıl geziyor, hangi organlarımı hissediyorum, ve benzeri. Evet, resmen şahit oldum, mideden yukarı doğru geliyor. Evet, kusmakla ağlamak arası. Çok yüksek bir enerji, dalga dalga kafama doğru yükseliyordu. Kafama ulaştığında bir baktım çenem kenetli, dişler gıcır, kafada bi’ basınç, kalp güm-güm-güm, mide sanki hafifledi ve bedenden de çıkıp gökyüzüne ulaşmak istiyor. Can Solar Pleksus‘tan geliyor, bir yerimize kaçıyor gibi…

İşte öyle insan bir gün ilgi odağıyken çok mutlu da, ertesi gün “heeey, ben buradayım!” diye zıplarken acınası oluveriyor. Ne kadar güzel olunsa da, ne kadar akıllı, yetenekli, sevgi dolu gık-bık olunsa da, nafile. Bakan biçiyor bazen içindeki hisleri. Hadi, kapılma onlara da bırak da, yaşamaya devam et. Hadi! Robot musun? Hayır. Yaşa o zaman o hissi. Dalga dalga…

Üf işte, anlamıyorum. Neden? Neden kalp oraya, zihin buraya dardar yapıyor? Neden, o Solar Pleksus bir gün kelebek uçururken, bir gün karadelik gibi kendini emiyor? Çok gıcığım çok!

Hakkımı aramak gibi bir durum da söz konusu değil! Hak diye bir şey yok çünkü! Haklısı, haksızı falan da yok bunun. Öyle yan yatmış kabak gibi bu hislerle durmak var. İster çığlıklar at, ister totonu yırt, ı-ıh, nafile: Olan bu! Bunla kal!

Şu serbest mi peki: Sen de bunla kal! Hahahahaha :) Oh olsun! Hâlâ tüm kızlar aynı ve tüm erkekler de. Hâlâ bunların hepsi …. (Boşlukları doldurun! Ha-ha-ha!)

Ya valla yeter! Yeterince gülüp eğlenmedik mi? O zaman “güldük eğlendik, hadi şimdi herkes yerine…”

Kızdırmayın beni.


Bilmek İstiyorum

Arkadaşlarıma, aileme, dostlarıma, sevgililerime, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma; tüm herkese…

Oriah Mountain Dreamer (Kanadalı Bir Kızılderili)

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Güneşinin etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum. Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum. Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum. Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum.

Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.


Bir limbodan*, bir diğerine…

Hande İlalan ve Bülent İlalan’a…

Bir tarafta neşe var; eğlence, kahkaha, dans, sevgi, coşku. Diğer tarafa bakıyorum; kayıp, özlem, göz yaşı, hassasiyet. Tam ortasında değil, hepsinin aynı anda tam içinde duruyorum. Sen gibi, o gibi, ben gibi, biz gibi, hepimiz gibi. Hayatın tam ortasında, hep oluduğu gibi…

Dün, şen kahkahalar saçarak gezerken gece boğan sıcak ve sıkıntı, sabah kayıp haberi, hıçkırıklarla karışan konuşmalar, çaresizlik. Midem sıkışıyor, kalbim gayretle atıyor. Hepsi tam şu an burada. Ölüm, hayat, birliktelik, birlik, yadsıma ve kabulleniş. Her şeyin ne kadar yoğun olmasıyla her şeyin ne kadar anlamsız olması el ele vermiş koşuyor! İkisi de neşe içinde, ikisi de bir, ikisi de canlı ve hayatta.

Bir tarafı seçmek, kısa vadede bir çözüm, bir adım, bir eylem gibi durabilir. Seçim yapmışsın gibi olabilir. Bir süre “oh,” dedirtebilir. Ama, asla yetmeyecek. Çünkü, sürüyor; çemberler çizerek, bitmemecesine, sonsuza dek!

Sonlardan korkarken çaresizce, kaçırılanlara dikkat! Her zamanki gibi “tek son kara toprak!” Hep son var, hep ayrılış, hep özlem var. Her sonda bir yeni başlangıç, bir kavuşma, bir kucaklama olduğu gibi. Nereden bakarsan bak, bir tarafı seçmek imkansız aslında. Hepsi var, hepsi tam burada. İçinde durabilmek, tarafları seçmeye çabalamadan, olanı izleyerek ve hissederek. Çok kapılmadan ama hakkını vererek; tadında!

Uçlarda gezmeden, her uca temas edebilerek … bir uca fazla gidince diğer uca tekrar geri çekilebilerek. Hep denge ihtiyacı, arayışı ve bulabilme umuduyla. Hep gidene tatlı bir tebessümle, hep kalana en derin kucaklamayla…

Hep sona doğru, hep en başa doğru. Daima geldiğimiz yere doğru; unutmadığımız, evimiz olan, biz olan, her seferinde hep bir arada olduğumuzu anımsatana doğru. Kaçmadan, kaçamadan, kovalamadan, çekiştirmeden … akışa bırakarak. Huzur ve ışıkla, karanlığı kucaklayarak.

Hep ilk günki gibi, hep son gün gibi. Hep olduğu gibi…

Sevgiyle.

 

*Limbo: Araf; İslam inancına göre cennet ile cehennem arasında bir yer.


%d bloggers like this: