Category Archives: Yoga

Yazmasaydım çıldıracağım da yoktu …

Yine bir “uzundur yazmadım” dürtmesi, bir başka “sen yazsana” önermesiyle yine buralara gelmişim. “Ben kitap yazmam, yaparım” gibi bir kaçış cümlem olsa da, evet, yazmayı seviyorum ama kitap yazamam; bana düşmez. Edebi bir duruşum yok. Laf salatasıyım. Sadece rahatlamak için yazıyorum. Rahatlamak için yazılan denemelerden zaten çoğu okur çoktaaan şişmiş olmalı. Misal ben baya şişkinimdir.

Ondan dolayı, şurada kendi çöplüğümde oyalanayım biraz dedim. Bir sürü şey oluyor her gün, bir süredir. İzliyorum izliyorum, konuşuyorum, dinliyorum, tartışıyorum; çok birikti sanırım. Testiyi boşaltmak lazım ki, tekrar dolabilsin dediğimiz hâllerdeyim.

Mesela düzenli/düzensiz yoga uygulamam bitti gibi. Her an yoga oldu ve mata yürüyemiyorum, olmuyor. Ha, sırtım çok ağrırsa, hem ağlarım, hem giderim, o ayrı. Sabah uyanınca esnememden, 19 litrelik su bidonunu taşımama, motorla çebelleşmelerimden, diğer canlılarla cebelleşmelerime her an yoga zaten. Be yoga hâlleri ama maalesef uygulama fotoğraflarım, uygulamam, yoga derslerim falan arıyorsanız, yok o, kalmadı. Onlar için neredeyse spor salonuna yazılıp fitness yapacak kafalara geldim diyeyim, ben bile bazen şaşıyorum. Hah, ama Facebook’taki sözler iyi… Hatırlamak için güzel. Paylaşmaya devam. Paylaştıkça artan tad, her zaman…

Mesela, Bodrum’dayım, çok mutluyum ama aslında o kadar değilim. Hayat burada da zor. “Hayat sana güzel” diyerek kendi hayatınızın kötülüğünden dem vurmanız için bir alan yaratmak isterdim ama o da kalmadı. Neyse, isteyen öyle düşünebilir. Hayat, her yerde hayat. Hatta mesela hiç Bodrum’da yaşadığım süre boyunca çalıştığım kadar hayatımda çalışmadım. Freelancer diye de imrenme alanını tıkıyorum, biliyorum ama valla mesailiyim ben de herkes kadar ve hatta bazen sabahlara kadar…

Şikayetim yok ama. Böyle iyiyim. Olmazsam, değiştiririm zaten. “Olduğum halimle iyiyim” egzersizleri sonucu, kafada bu halde bağlanmış sinapslarım maalesef dışarıdan müdaheleyi pek kabul etmiyor. Biz buna halk arasında “eleştiri kabul etmiyor” da deriz; ne diyorduk? “Elimden geleni yaptım.” (Bu kadar düşünüp de cevap verilen bir şey bile olmuyor bu tüm o çalışmalardan sonra. Bkz. Canım sinapslar.)

Şimdi biraz tonum sert ve söylenmeli geliyor olabilir. Biraz yorgun belki? Belki de biraz “çok çoook şeyler oldu, tahammülüm kalmadı, eyterbre!” sesleri çalınabilir kulaklara… Varsın olsun!

Efendim şimdi bu Yoga olsun, psikologlar olsun, terapiler olsun, kitaplar olsun hepsi senelerdir beynimi dürttü de dürttü: “Neysen O’sun, neysen O’sun, olduğun hâlinle mutlu ol, be yourself!” falanlı. E olduk, noooooldu?

Biraz bundan bahsetmek istiyorum işte…

Hakan Mengüç tarzı “Yıkılmadım ayaktayım, şimdi de ben sizi öpecem, durun hele!” bir şeyden bahsetmiyorum. Beni tanıyanlar, eskiden beri tanıyanlar çok iyi bilir ki kendini ifade etmekte hep başarılı görünür ammavelakin yanlış ifade eder, başıma da iş açarım, bu bir olsun. İkicisi ve aslında en önemlisi ise, yine o dış görünüşte başarılı işleyen bir özgüven mekanizması sunsam da, içten içe ikilemler, tedirginlikler ve korkulara doluyumdur. Dışarıdan cesur, gözü kara, dediği dedik, dobra, “güçlü” (Bu “güçlü”ye hastayım mesela; ne güçmüş arkadaş! Tek tek gelin cidden…), başarılı, yetenekli, ıvır kıvır dururum. Oysa beni mahfetmek de çok kolaydır. Genelde de dışardan gelen darbeleri en çok karşı cinsten alırım.

Bu aşamada, yakın kız arkadaşlarım en güzel anlatabilir beni. Sürekli kapılmalarımı, büyütmelerimi, günlere yayılan depresif hallerimi, sevgi dilenciliklerimi, gereksiz yufka yüreğimi… Ha, bana yaptıkları eleştirilerden bilirim ben de böyle olduğumu. Ama, işin aslı, bana sorarsanız tek gerçek bu’dur! Nasıl davrandığımı ben içerden göremiyorum ki! Başka bir yol bilmiyorum ki…

Evet, bir arkadaşımla bir tartışmam daha hafif geçer, daha çabuk sararız yaraları. Ama, karşımdaki kişi karşı cinsten biriyse ve bir de dantelli duygular besliyorsam… Ahhhh…

Her seferinde ölecek gibi olurum, hâlâ. Annem öldükten sonra, bir daha o kadar acımayacak sanmıştım mesela, sonra bir bey için ağlarken, bir arkadaşım “Senin adına seviniyorum, normal insan acıları yaşabiliyorsun hâlâ,” demişti de, o acıyla kıvranırken ne diyor bu mal yahu diye bakakalmıştım. Sonraları anlayacaktım ne demek istediğini: Meğer, o kaybın acısından asla çıkamayacağım, bir daha hiçbir şeye üzülemeyeceğim için endişelenirlermiş. Vay be!

Hmm, şöyle bir şey oluyor tabii; en fena hissetiğinizde bazen kendinizi “Ulan, anan gitti, buna mı ağlıyon?” derken bulabiliyorsunuz. Ama, bazen de şu cümle çıkıveriyor: “Ulan, anam da gitti, bitmedi mi şile, işkence?! İsyeaaan…

Yani, tamam, ilişkiler zor. Sevgililik müessesi daha da zor. Kadın-erkek, erkek-erkek (evet, homoseksüeller de yaşıyor neredeyse aynılarını) yani aşk ilişkisi, yani o nereye sokacağını şaşırdığın sevgi ilişkisi çok zor. Bir başkasını hayatımıza alıp birebir tanımaya çalışıp ve tamamen bizim olmasını istemek… Bak, yazınca ne komik oldu değil mi? Hem tanıyalım, anlayalım istiyoruz, hem de bizim olsun. Bizim olsun demeyi biraz açayım ama: Benim uygun gördüğüm gibi düşünsün, davransın, giyinsin, gülsün, üzülsün, sarılsın, sarılmasın, gelsin, gitsin… E tanıma o zaman, robotların seri üretimine az kaldı. Özgür bırakabilip, tanımaya çalışarak, anlamaya çalışarak izlemeyi beceremiyoruz. (Becerenlere saygısızlık etmek istemem. Bana bu çıkıyor sanırım piyangodan bu ara mesela… Ondan vurgum oraya.)

Anlıyorum, hep bir sonraki konu daha zor olacak. Ve, hatta, hep bir sonraki konu o sırada en can alıcı yanını bırgalayacak… “Bodrum’da mısın? Özgür müsün? Çok mu mutlu bakıyorsun hayata? Hıııı… Dur sana bir orayı dar edecek, özgürlüğünle uğraşacak, mutlu bakışına gölgeler serpecek bir ruh yollayayım da, bir bakalım, n’oluyor.”

Beni gerçekten tanıyanlar şimdi diyordur ki içinden: Ahahahah yedik biz de! Sen, senin özgürlüğüne dil uzatacak birine ilgi duyacaksın; bırak bizi yeme! Hadi oldu, sen bununla mücadele edeceksin? Yok artık!

Valla, olmaz olmaz demeyeceksin hayatta hiçbir şeye. Hele o en olmaz dediklerine dikkat edeceksin. Hayat, tam da oradan sınamaya hazır ve nazır bekliyor. Nefesi ensende… Boş anını yakalayıp araya sıkıştırıveriyor. Hiçbir şey ne tesadüf oluyor ondan sonra, ne de seçim falan. Öyle izliyorsun… Elin kolun bağlanıyor. Anlamak için kafan patlıyor…

Belki de diyorsundur ki içinden: Yok yok, bu Gökçen iyice kayışı yaktı, bizimle dalga geçiyor. Ya da belki: Kafayı vurdu bu, normal saçmalaması… 

En acıklısı, belki de artık komik bir şekilde olan her şeyi kabul etme hâlimdir? Bilemiyorum.

***

Biraz paylaşabilmeye ihtiyacım var. Göründüğüm kadar güçlü (bak yine!), mutlu, neşeli, akıllı falan değilimdir belki. Belki, gerçekten artık kafayı yiyorumdur. İnanın bilmiyorum…

Yogalarla, doğu bakış açılarıyla her ne kadar artık doğru-yanlış yok, olan var diye yinelesem de, insan olduğumdan ve o zihin denen organa sahip olduğumdan kafam fena karışıyor. Özgürlük ve inanç ve bunların peşinden gitmek hayatta en asıl şey olsa da, “Ulan?!” diyorum yer yer. Kaçırdığım, atladığım bir şey mi var?

***

Bu yazıyı, onaylanmak, göklere çıkarılıp kafam okşansın falan diye yazmadım. Cidden sormak için yazdım… Ve, soruyorum:

Sizce ben neyim? Lütfen, özellikle “kötü” adlettiğiniz huylarımı, tavırlarımı, hâl ve hareketlerimi yazar mısınız aşağıya?

Okuyup mahfolmayacağım: Merak ediyorum, dışarıdaki göz neyi görüyor?

Şimdiden herkese teşekkürler ve varlığınıza minnetle.

Namaste.


Yüzde elli ya da yin ve yang kardeşler

İnsanlar ikiye ayrılır: Sürekli bir şeyler isteyenler ve elindekilerle tatmin olanlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: İstedikleri olduğu halde anlamayanlar ve ne olursa olsun olana şükredenler.

İnsanlar ikiye ayrılır: Karşısına ne çıkarsa kulp takanlar ve kulpluları kulbundan tutup saranlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: Hayatın ne kadar berbat olduğundan dem vuranlar ve hayatın yaşamaya değdiğini hissedenler.

İnsanlar ikiye ayrılır: Her şeyi hayatın boktan tarafı olarak görenler ve her şeyi hayatın tatlılığı olarak kucaklayanlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: “Ölsem de kurtulsam,” diyenler ve “Eyvah ölmeyeyim henüz, yapacak çok şey var,” diyenler.

İnsanlar aslında hiçbir şeye ayrılmazlar; kâh öylelerdir, kâh böyle.

İnsanlar esasında hiçbir yere ayrılmazlar; hep burada ve bir aradadırlar.

Özlerimiz selamlaştığı sürece… (Ki aksi yoktur.)


Sayın jüri üyeleri,

Upuzunca zamandır bir örnek öğrenci besliyorum içimde. Her şeyi doğru yapmaya çalışan, herkese duymak istediklerini söylemek isteyen ve hep o pırıl pırıl “Aferim!” peşinde koşan. Doğru yapmak gibi bir durum zaten söz konusu değilken doğruyu söyleyebilmek de bir o kadar çelişkili. “Herkesin doğrusu …” diye başlayan binlerce cümle kurmazdan evvel, o pırıl aferimleri bir kovalamak istiyorum.

Yani, aferimi sevmeyen de yoktur herhalde? Belki farklı olma üzerinden ilerleyen karakter için aksine doğru ilerlemektir asıl olay ama orasını bilemiyorum. Ben daha çok onaylanan, doğru bulunan, aferimleri dizen karakter olarak geçirmeye çalışıyorum hayatımı. Tüm bunlar seni biraz bilmiş, biraz ukala, biraz her boku bilen, biraz da gıcık bir insan yapıyor zaman zaman. Bu sıfatlar dışardan gelenler. Peki, içeride ne hisler dönüyor?

O pırıl onay ve takdir cümleleri ılık ılık bir mutluluk, bir huzur salıyor insanin içine. Günün yıldızı, konunun çözümleyicisi, her şeyin mükemmel işlemesini sağlayan karakter olarak göğsün kabarık, kocaman gülümsemelerle devam ediyorsun yürümeye. Bir de aksi var ama bunun: O beklenen onaylar, takdirler gelmeyince, hele bir de üzerine yerme, itiraz ve kınama gelince …

Onayı alamayan zavallı örnek öğrencinin yıkımı, vov! Her şey bir yana, nasıl sinsi bir hırs gizli, görüyor musun? Sürekli bir tırmalama, bir eşelenme. Sürekli uyanık kalma hâli. Tetikte, atak ve gergin. Sırtından beynine gepgergin bir yaratık gibi. Alev alıyor sanki ense kökü. Gözler yuvalarında rahatsız, çene kenetli, kafa tası derisi her an yırtılacakmışcasına çekiliyor. Beklentisi olan cümlesini alınca gevşemesi de o kadar kolay vuku bulmuyor. Çünkü, yorgun. Çünkü, yavaş yavaş geldiği bu hâl, bir anda değil, yine yavaş yavaş terk etmek istiyor ortamı. Bu enerjinin akması mutlak çözüm. Bu enerji ki çok güçlü, katil olacakmış gibi, hırsla her yeri parçalayacakmış gibi…

***

İğne ona, çuvaldız bana; kafamdaki doğrucu sesler susmak bilmezken, olana bırakıvermek bazen çok ama çok zor oluyor. İçerde yaşayan annem, teyzem, annanem susmak bilmiyor. Hepsi bir ağızdan “Aaaa, öyle olur mu hiç? Ne kötü!” ya da “Aferim kızıma, aynen öyle,” gibi cümlelerle geziyor. Peki, ben ne istiyorum. Ben o sesler miyim, yoksa başka bir sesim var mı? Benim olan bir ses var mı? Bakıyoruz… Arıyoruz… Araştırıyoruz…

Nasıl mı? Kafada binlerce ses belirirken aradan akrabalara, öğretmenlere vesairlere ait olanları bir ayıklıyorsun önce. Sonra bir şeyler kalıyor geriye. O cümleleri düşünürken bakıyorsun karnının az üzeri nasıl hissediyor? Sırtın nasıl? Kafa tası içi basıncı? Mide, yemek borusu… Tuvalete çıkma aralıkları. Aynaya bakınca gördüğün yüz ne hissettiriyor. Beden hangi komutları alıyor uygulamada, hangilerini alamıyor?

O “herkesin kendine doğru” olan cümleni bulduğunda his aşşağı yukarı şöyle bir şey: Feels like home again.

O yüzden, tam olarak şimdi seriyorum matı, çıkıyorum üzerine. Kuralsız, kaidesiz bırakıyorum bedeni içine. Kafadaki vıdı vıdıları sallamayıp bir kez daha bakıyorum ayak parmaklarıma, bacaklarımın arkasını elliyorum, sırtımı geriyorum … Savasana* beni kucaklayana kadar.

Tekrar tekrar ölüp bir kez daha doğana kadar.

________

*: Sava, ceset; asana, hâl demek. Cesetler düşünmez, teslim olmuştur her şeyiyle.


Ne mi oluyor?

Böyle şeyler oluyor ve üzerine söylecek kelime yok:

ÖĞRETMEN

Çağ Rical Gürle

Bir öğrencim, Helen Buckley’in bir öyküsünü armağan etti bana. Öğretmenler gününde, bu öyküyü hediye etmeyi uygun görmüş. Hediyenin gayesini öyküyü özetle anlattığımda  daha iyi anlaşılacağını düşündüğüm için paylaşmak istiyorum. Bu sayede, öğrencimin beni ve ona aşılamak istediğim şeyi gayet iyi anlamış olmasının verdiği mutluluğu da paylaşmış olacağım.

Öğretmen sınıfa girer ve der ki: Bugün resim yapacağız!

Çocuk: Güzel! diye düşünür.Hemen eline geçen ilk boyayı alır ve hiç düşünmeden kağıda sürer. O an aklında değişik bitkiler, hayvanlar, trenler, gemiler, bulutlar, yaşamdan sahneler ve daha neler neler vardır. Hepsi resme dönüşmeye hazırdır.

Ancak öğretmen seslenir: Bekleyin! Bugün çiçek çizeceğiz.

Ne güzel! diye düşünür çocuk. Hemen başka bir renkte bir boyaya gider eli, boyayı alır ve o an çiçekle ilgili yüzlerce şey resme dökülmeye hazırdır çocuğun zihninde.

Fakat öğretmen: Durun! Başlamayın! der.

Nasıl çizeceğinizi ben göstereceğim.

Çiçeği kırmızı gövdesini ise yeşil çizer öğretmen. Sonra çocuklara boyayı nasıl tutacaklarını, nasıl süreceklerini, kağıdı nasıl kullanacaklarını tek tek, uzun uzun anlatır.

Artık başlayabilirsiniz!

Çocuk iştahı azalmış da olsa, tıpkı öğretmeninin istediği, uygun gördüğü gibi bir çiçek resmeder. Sonra çizdiği resme bakar, bir de hayalindeki çiçeklere..

Kendi çiçeklerini, çizdiği çiçeğe nazaran çok daha sevmiş ve istemiştir. Ancak bunu öğretmenine söyleyemez. Hatta bunu kendine dahi pek itiraf edemez çünkü övgüyü almış ve yüksek notla ödüllendirilmiştir.

Başka bir günse, killi çamurla bir şeyler yapmalarını ister öğretmen. Çocuklar heyecanla ellerini çamura daldırır.

Durun!

Bir çanak yapacağız ve size nasıl yapılacağını göstereceğim.

Hal bu ki çocuğun tahayyül ettiği filler, fareler, kardan adamlar, deniz yıldızları ve hatta gezegenler, kuyruklu yıldızlar ve pek tabi hayali kahramanlar..

Çocuk hayal gücünü öğretmenin çanağından daha çok sever ve ister. Çocuk çokça zaman öğretmeninin gölgesinde bir şeyler yapmaya ve kendi hayal gücünü özlemeye devam eder.

Gün gelir çocuk ve ailesi başka bir yere taşınırlar. Başka bir okul, başka arkadaşlar, başka bir öğretmen. Yeni okulunda ilk dersinde, öğretmeni sınıfa girer ve seslenir: Çocuklar, bugün resim yapacağız!

Çocuk: Harika! diye düşünür ve talimatlar için öğretmeni bekler.

Ancak öğretmen bir şey söylemez ve sadece sınıfta dolaşıp resimlere göz atmaya başlar.

Çocuğun yanına geldiğinde: Sen resim yapmak istemiyor musun? diye sorar.

–  İstiyorum öğretmenim. Ne çizeceğim?

– Ne istiyorsan, içinden ne geçiyorsa onu.

–  Peki nasıl çizmemi istiyorsunuz?

– Nasıl hoşuna gidiyorsa öyle canım.

–  Peki hangi renkleri kullanmamı istiyorsunuz?

– Bugün hangi renkleri kendine yakın hissediyorsan onları kullanabilirsin.

–  Ama öğretmenim, o zaman hepimiz farklı şeyler çizeriz?

– İyi ya işte, istediğim de bu. Herbirinizin yaratıcılık gücünü, içinizden geleni resmetme becerinizi tatmanızı istiyorum. Bundan zevk aldığınızı görmek istiyorum. Eğer hepiniz benim istediğim şeyi benim istediğim gibi yaparsanız, bunu nasıl sağlayabilirim?

Çocuk, bilmiyorum öğretmenim dedi ve biraz çekinerek de olsa çizmeye başladı. Zamanla yeniden hayal dünyasının kendini dışa vurmasına izin vermeye, özgürce iç dünyasını resmetmeye başladı yeniden..

Öyle sanıyorum ki sevgili öğrencimin niçin şükran dolu olduğunu ve ne sebeple bu öyküyü hediye olarak bana yolladığını anlatabildim.

Beni Erich Schiffmann ile tanıştıran Zeynep Çelen’e şükran borcumu ödememe vesile olsun bu yazı.

Pek tabi, ben de tıpkı öğrencim gibi, varlığımdan şükran ve rahatlık duymama vesile olduğu için, yoga anlayışımın apaydınlık bi yöne evrilmesine vesile olduğu için Erich Schiffmann’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Freedom Style Yoga uygulamasının Türkiye’deki temsilcisi Zeynep Çelen olmasına rağmen, bu konuda müsaadesiyle birkaç cümle de ben etmek istiyorum.

Bu uygulama anlayışının esansı, tıpkı öyküde çocuğun yeniden iç sesiyle buluşması gibi bizlerin ihtiyaç duyduğu yönde ve biçimde hareket etmek isteyen varlığı yoga uygulaması nazarında özgür doğasıyla kavuşturmakla ilgili.

Ne zaman bir sınıfta ‘dilediğiniz pozu dilediğiniz sırayla hatta ihtiyacınız yönünde reforme ederek yapın. Yeter ki, hareketlerin kaynağına ve yarattığı hislere son derece uyanık ve hassas olun’ desem ve onları uygulamalarının özgür doğasına bıraksam; biliyorum ki çoğunun aklında kulaklarına çalınan sesler yükseliyor:

Ama? ….

Ama! ….

Ama?! ….

Ya da başka hocaların ‘iyi de, sen kimseye bir şey öğretmeyeceksen, göstermeyeceksen orada olmanın anlamı ne? Onların orada olmasının anlamı ne? Gider evlerinde yaparlar özgür uygulamalarını?’ sözlerine maruz kaldığım da oluyor.

Hiç sözümü sakınmayacağım, Bu ‘ama’lar, iç yıkıcı eğitim sistemlerinin ürünü olarak ortaya çıkıyor, biliyorum. O tepki, serbest bırakıldığında ne yapacağını bilmeyen; ancak özgürce kendini ifade etmek isteyen küçük çocuğun çırpınışıyla eş değer biliyorum. O ‘ama’lar ve ‘iyi de’ler beni ne öfkelendiriyor ne de onları küçük görüyorum. Aksine bana çok derin bir özlemi ifade ettikleri için müthiş bir şefkat uyanıyor içimde, her duyduğumda.

Elbette herkes kendi yolculuğu doğrultusunda, yaşaması gereken, geçmesi gereken evrelerden geçecek. Ancak biliyorum ki bir gün; ‘işte özgürsün, dilediğin gibi resmet, dilediğin gibi eda et, içinden geleni geldiği gibi uygula’ evresinde buluşacağız. Belki başlangıç evresinde olanlar için tehlikeli bulabilirsin bu özgürlüğü, ancak senin varlığın, hocalığın orada önem kazanıyor. İnsanlara, onların etrafına sürekli çerçeve çizmeden, yaşam çemberlerini genişletecek şekilde serbest ve içsel olarak onları destekleyecek bir gelişim alanı sunman senin esas görevin. Hisleriyle bağ kurmayı öğrettiğin zaman, kurallara çerçevelere ihtiyaç kalmayacak, biliyorum.

Bu ancak çocuklarda işe yarayacak bir yöntem dersen, doğru, hak veriyorum. Zaten çocukluk halinden, başlangıç evresinden daha ulvi, daha ileri, daha uyanık ve lezzetli bir evre de bilmiyorum desem yeridir.

Belki iç sesinle uygulama evresinde buluşana kadar her disiplin mübah ve her yaptırım meşru diyeceksin. Hay hay…

O zaman sen de gönlünde biliyor ve hissediyorsun bir gün uygulamanın en şahane biçimde bu yönde evrileceğini. Bu dahi bana yeter.

İleri seviye diye bir uygulama tanımıyorum. Öyle bir ders de yok benim için. Sadece başlangıç evresini ifade eden bir şuur durumu var. Bunu ya sürdürebiliyoruz ya da bu durumla bağımızı kaybediyoruz.

İsmi anılsın istemeyen yazar arkadaşımın bir yazısında dediği gibi:  ”Ben yüreğimin ve aklımın varılmamış yörelerine, nüfuz edilmemiş, sızılmamış derinliklerine sesleniyorum. Kimseye bir şey öğretemem nihayet. Eğer yanlışsam, ses verin vücud bulun, çıkın başka bir suretle karşıma ve beni doğru yöne sevkedin”

Katılıyorum.

Kimseye bir şey öğretemem. Sadece her öğrencinin öğrenme biçimine, süresine, kapasitesine, spontan kavrama ve uygulamaya dökme ihtimaline açık olabilirim. Daha önce bir araya getiremediği şeyleri bir araya getirebilme sürecine saygı duyabilirim. Bu saygının ifadesi olarak oradayım, hoca mevkiinde ancak öyle var olabilirim. Öğrencilerime, kendileri gibi olma, ihtiyaçlarıyla bağ kurma ve zarif tatmin yolları keşfetme ortamı sunabilirim. Bu da ancak, kendim o ortamı kendime sunabilirsem mümkün olabilir.

Sevgili Erich Schiffmann‘a bu ortamı kendime ve öğrencilerime sağlamada beni yüreklendirdiği için tekrar teşekkür ederim.


Basın açıklaması

Merhaba dünya,

Bildiğiniz gibi bir süre İstanbul’da yaşadıktan sonra, Ankara’ya geri dönmüştüm. Annem sevgili Zarife Ergüven’i sonsuz huzura yollarken, benim de bir nebze huzur bulmam için aileme geri kenetlenmem gerekmişti. Kardeşim ve babamla inişli, çıkışlı, eğrili, doğrulu, kavgalı, kahkahalı 7 sene geçirdik Ankara’daki evimizde.

Bu ev, canım annemin özenle, zevkle ve coşkuyla doldurduğu, belki biraz abarttığı, belki abartacak başka bir şey bulamadığından sıkıca sarıldığı yerdi. Ve, maalesef ki esasında en sıkı sarılındığını sandıklarımız bile esasında bir gün hiçbir şey ifade etmezmiş, onu da gördük. O, giderken burayı olduğu gibi bırakabilmişti. Mekanları, insanları, olanları bazen bırakıp gitmektir ya tek çözüm, işte öyle bir şey…

Daha tatlı gitmesini dilerdim ve fakat hayat dileklerimize bazen fazla önem vermeyebiliyor. Her neyse, giden gidiyor, kalan kalıyor. Kalanların gideni, akanı, olanı değiştirmemesi gerekir gibi bir kanım var. Bu ev, bizi ana kucağı gibi sarmış olsa da bir dönem, artık bizim de gitme vaktimiz geldi. Neyse ki, çok uzaklara gitmiyoruz. :)

Ben Bodrum’a, babam zaten yaşadığı Selçuk, İzmir’e gidecek. Kardeşim Gökhan ise Ankara’da kalmayı tercih etti. Bu evi kapatıp, sezon finalini gerçekleştireceğiz artık.

Bizim için ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Kişilerden ayrılmak zaten zor, onların maalesef parçası olmuş obje ve mekanlardan ayrılmak da tuzu biberi olsun. İşte öyle narin, öyle çıt kırıldım bir süreçteyiz ailecek. Bir takım planlarımız var kafamızda, eğri-doğru fark etmez, devam etmeye yönelik… Bir takım ümitlerimiz var, bir sürü korkumuz var; koskoca bir bilinmeze atlıyoruz çırılçıplak. Beton kadar soğuk ve sert bir olayın ardından, bir kez daha bırakıyoruz kendimizi hayatın kollarına, güvenmek isteyerek olana.

Kendi adıma, bu süreçte sizlerden ricam yorumlarınızı, öngörülerinizi, var sayımlarınızı bir kenara bırakmanız ve bizimle birlikte akabilmeniz. Yaptığımız her ne ise, gelin birlikte yaşayalım. Gülelim, ağlayalım, sarılalım, saralım her şeyi.

Unutmayın ki kimse yaşamadan bilemez hiçbir şeyi ve bilinmeze atlamak büyük cesaret ister.

Ve, hepimiz her ne varsa, onu yaşamaya geldik… :)

Herkese sevgilerim ve kucaklamalarımla, hiç eksik olmayın.


“Her yer karanlık!”

Ne zamandır “Yazıcağım, yazıcağım” diyorum da olmuyor. Aslında, daha çok “Yazsam ne olacak ki şimdi?!” diyor bir ses. Başka bir ses “Yazmasaydın çıldırır mıydın? Ne yani…” diyor. Binlerce iç ses büyük gürültüler yaratıyor. Öyle böyle derken, zamanı gelmiş demek ki diyor ve başlıyorum.

Şimdi, süper boş şeyler yazacağım, bu bir ön uyarı olsun. Yazdıklarım elle tutulur, gözle görülür gelebilir ama aldanmayın; içerik kocaman bir hiç! Bir yere varmayacağım, birilerine giydirmeyeceğim, bir şeyi de çözmeyeceğim. Hem zaten bugüne kadar bu eylemlerin hiçbiri de öyle olmamıştır; olmuş gibi yapmıştır. Bu aslında bir pipo değildir. Elimiz sağdır, bırakırız yazar. Zihnimiz hala oradadır, bırakırız düşünür(müş gibi) yapar. “Düşün düşün, b*ktur işin,” lafını daha kibarca “Çok düşünüyorsun,” diye dile getiren canım arkadaşlarıma buradan selam ederken bir yandan da “E zihin bu; ya napacağıdı, osursa mıydı?” demeden de edemiyorum. Ve, bırakıyorum kendi haline, akıyor nasıl ön görüldüyse…

***

Direnişler, çatışmalar, paylaşımlar, sataşmalar, ifadeler, ifadesizliklerle geçen 2.5 ay. Bir sürü yeninin yanında bir sürü eski ama unutulmuşu da aralara sokan, olan bitenden bir süre çekip alıveren garip bir alan. Başta öfkelendim, korktum, direndim … herkes gibi. Şimdi? Duruyorum. Hisler öyle geliyor gidiyor da, kimilerini cidden öfkelendirecek biçimde bir umarsızlığa doğru bıraktım kendimi. “Ya ne yapaydım?” demiyim bir daha diyorum ama … İşte, benim gücüm yetmez, benim zihnim yetmez, benim politika, tarih, inanç bilgilerim hiç kimsenin işine yaramaz. Şahsi fikrim bu, o yüzden etrafta çok zıplayıp ‘paylaşım kirliliği’ yapmaktan alıkoydum kendimi biraz. Keyfi ve kişisel bir karardır, bunda da süper özgürümdür. Buna ık-bık edeceklere de “Hani düşünceler, eylemler özgürlüklerinden bahsediyorduk eleştirdiklerimize karşı cicim, hayırdır noldu, gazın mı var?” deyiveririm, daha da umurum olmaz. Özetle, benden nasıl din adamı olmazsa, siyaset adamı da olmaz. Ha, sadece bazen çok politikacı gibi kıvırırım, o ayrı meziyet, kimsenin işine yaramaz.

Toparlarsak: Direniyorum, gözlerim kapalı. Direniyorum, kalbim sonuna kadar açık. Direniyorum, hayata ve hayatta kalmaya. Bu kadarı yetmeli … yetmezse Gandhi var, seslerim gelir. Biraz da onla oynarsınız.

***

Velhasıl, asıl mevzuata gelirsek: Hey dostum, hayat kocaman bir şaka! Ciddi ciddi ifade etmek gerekirse: Yokluk, hiçlik, kocaman bir puf! (Ciddiyetim de bu kadar işte, ne yapalım.) İnandığın değerler, ardı sıra göğüs gerdiğin tüm ideolojiler bir bakıyorsun bir gün başka taraftan makas alıyor. Bir yerlerini yırta yırta savunsan da, gün gelir, devran döner, keser de gelir sana girer diyebiliriz. “Hayatta, asla, aaa, yok!” dediklerini bir bir yaparken, alışkanlıktan öte uzuv olmuşları tek tek bırakırken buluverirsin kendini. Hayat şakacıdır ve tabii ki sadece sürekli bir değişimden ibarettir. Her gün aynı şeyler oluyor gibi gelse bile, emin ol, olmuyordur. Fark ettiğinde “Sürprizzzz!” sesleriyle havada konfetiler uçuşuverir. Sen de oturup saçını başını yolmak yerine her şakaya yapılması gereken gibi gülüverirsen, o da gelir, o da geçiverir işte. “Ne yani, ya ne yapacaktık? Paket yaptırıp 80×200 santimetre böcekli karanlığa mı alacaktık?”

Öyle ya da böyle yaşarsın hayatı, gün gelir kapanır sistem. Bir ömrü vardır, her şey yolunda gitse bile bir kullanım süresi vardır beden denen cihazın. Şanslıysan “2 gün döşek, 3. gün toprak” olabilir, bazen de piyangodan biraz uzatmalı ayrılışlar çıkar, jübilen klas olmayabilir. Aslolan, kara topraktır. Ya da, yanmayı seçenlere de, toprağa kavuşanlara da esasında tek varış durağı vardır: Hiçlik. Kocaman bir karanlık. Puf!

Puf etmeden önce, ne varsa yaşanacak, yaşanır. Direnç gösterdiğin her şey özellikle bir bir geliverir tabağına. Müdürü seslemek bir halta yaramaz, işletme o kadar nazik değildir. “Yer misin, yemez misin!” misali, basıverir büyükler boğazına, sokuverir lokmaları bir bir içeri. Sindirir misin, miden mi bozulur, orası da kimsenin umru değildir. Hop, noldu? Yine nereye geldik? Aha, hiçlik!

Yani, bakınca çok da öyle ölmelere falan gerek yoktur, hiçlik şimdi ve buradadır hep. İki saniye arkana yaslanıp esere gözlerini kısıp biraz mesafe açıp bakarsan göreceğin tek şey kocaman bir karanlıktır. “Şimdi, yalnız, şu olduydu, bu dendiydi, sonra şu da bunu yaptıydı …” diye anlatmaya devam et. Biraz daha özenli durabilirsin hayata karşı ama yemezler. Kesin özensizliğinle nam saldığın başka bir alanın vardır ve o alanda da başka birileri senin için “Yalnız, şimdi, şu olduydu …” gibi başlayabilir. Buradan da hemen “Hepimiz biriz” diye bağlayıp koşar adım kaçarım.

***

Daha uzatmadan: “E, o zaman her şey kocaman bir hiçse, o kadar değeri yoksa, özenli olmak gerekmiyorsa …?!” diye kafalar karışırken bir anda bir ampül yanabilir (sözün tamamen meclisten dışarı!) ve her şey aydınlanır. Aydınlandığında burun buruna geldiğin mutlaka en tırıs tırıs kaçtığındır. Burnunu daya ona ve orada kal. Bak biraz daha. Kaybol hatta orada, orada yok ol. Oradan tekrar çıkıp adım attığında karanlıklara en azından bir güzel tad kalır damağında.

Hayat hep iyi, güzel, tatlı, minnoş değil. Oturup sürekli bunalıma girmeyi de gerektirmiyor bu. Biraz ondan, biraz bundan tadına baka baka yola devam etmekten başka seçenek yok. Neye sıkı sıkıya tutunup bırakmazsan o seni tutar itinayla bunalımların kucağına oturtturur. Arada bunalmak da iyidir. Arada bunalmana gülmek de.

Özetle, hayat kocaman bir hiçtir. Hiçliğin tadını çıkarmak ise inan şu ana kadar değer verdiğin her şeyden daha paha biçilemezdir.

Bak bi’ sadece!

(…) O zaman nedense, insanın Tanrı’yı görmeye katlanamadığı için ışığa ihtiyaç duyduğu gibi tuhaf bir fikre kapılıverdim. Karanlık Tanrı’nın ta kendisiydi. Size şahdamarınızdan daha yakın, her yerde olan ve gören, her zaman sizi sarmalayan başka kim olabilirdi ki? Siz onu göremezdiniz çünkü ışığın ardına saklanırdı. (…)

(…) Bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. Hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığı, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda bir fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzerisiniz demektir.

Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikâyesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde Tanrı’yla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutması gerekmektedir: Hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır. (…)

Oğuller ve Rencide Ruhlar, Alper Canıgüz.

Gönül bu … Hayat bu …

“Boşlukları doldurun!” Hayat boyu tüm çabalar bunun üzerine kurulu değil mi? Kişi tarafından özenle yaratılmış sahte boşluklara bir takım ıvır-zıvır sokuşturmalar. Eylem ıvır-zıvır; yoksa o boşluğa sokuşturulan kişilere, objelere ya da durumlara lafım olmaz. İşte niyeyse o boşluk doldurmaca oyunuyla burun buruna gelince bana bi hâller oluyor! Cidden çok sinirleniyorum. Ben yapmıyor muyum? Eh, insanım. Ama, usturuplu yapmak var, sonracığıma bir de yapan olmakla yapılan olmak var. Var da var. Biraz bencilce verip veriştirmek istiyorum çünkü çok ama çok gıcık oldum! Eskiden defterlerime, daha sonraları word belgelerine yazardım bunları, kimseye ucu dokunmazdı. Ama, artık öyle mi? E, ama Çelik de değişti.

Sinirlenince sanırım daha çok saçmalıyorum. Sinirlenince saçmalamak, sonra saçmaladığını fark edip gülmek iyi. Neye göre iyi? Öyle sağa sola, duvara, insana falan saldırmaktan iyi işte. “Yaz kızım, açılırsın…”

Çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı kimseden özür dileyemeyeceğim çünkü canım çok acıyor. Neden olduğunu uzun uzun anlatamayacağım, kısa anlatırsam da bir halt anlaşılmaz zaten. Zaten amacım da anlaşılmaktan çok kusmak. Üzüntü, acı, ağlama gibiler zaten kusma eylemi gibiymiş, hocam dedi. Fiziksel olarak kusamıyorsam (cidden ama öyle bir mide kalkması bir yandan), ben de sözel olarak kusayım, saçayım pis kelimelerimi oraya buraya dedim. Oh, çok iyi ettim.

Yahu, şimdi valla bu sefer kendimce kurmadım, tuhaf beklentiler yaratmadım (bkz. beklentiler sadece üzer). Öyle bırakmış efil efil esiyordum, şırıl şırıl akıyordu her şey. Eh, su bu, yolunu da buluyor işte. Hem, nereden bilebilirim ki belki de başıma gelecek daha fena şeylerden korunuyorum bu hâl ile… Belki de bu acı ve öfke gelecekteki acı ve öfkelerin bir ön bildirimi. Üf neyse ne, medyumculuk oynayamayacağım. Olana bakarım ancak: sinir o-lu-yoooo-ruuuum!

Boşluklara tıkılmayı, boşluğa tıkılacak başka şey bulununca hop diye bir tarafa atılmayı kimse sevmez. Sorsak, atılmamışımdır asla. Ama, göz görüyor. Hadi yamuk görüyor diyelim, his benim hissim, sana ne yani. Şu an canım acıyor ve anlatamıyorum çok da.

Yine bir hocamın dediği gibi bu hisle kalmanın araştırmasındayım. Acı neye benzer, bedende nasıl geziyor, hangi organlarımı hissediyorum, ve benzeri. Evet, resmen şahit oldum, mideden yukarı doğru geliyor. Evet, kusmakla ağlamak arası. Çok yüksek bir enerji, dalga dalga kafama doğru yükseliyordu. Kafama ulaştığında bir baktım çenem kenetli, dişler gıcır, kafada bi’ basınç, kalp güm-güm-güm, mide sanki hafifledi ve bedenden de çıkıp gökyüzüne ulaşmak istiyor. Can Solar Pleksus‘tan geliyor, bir yerimize kaçıyor gibi…

İşte öyle insan bir gün ilgi odağıyken çok mutlu da, ertesi gün “heeey, ben buradayım!” diye zıplarken acınası oluveriyor. Ne kadar güzel olunsa da, ne kadar akıllı, yetenekli, sevgi dolu gık-bık olunsa da, nafile. Bakan biçiyor bazen içindeki hisleri. Hadi, kapılma onlara da bırak da, yaşamaya devam et. Hadi! Robot musun? Hayır. Yaşa o zaman o hissi. Dalga dalga…

Üf işte, anlamıyorum. Neden? Neden kalp oraya, zihin buraya dardar yapıyor? Neden, o Solar Pleksus bir gün kelebek uçururken, bir gün karadelik gibi kendini emiyor? Çok gıcığım çok!

Hakkımı aramak gibi bir durum da söz konusu değil! Hak diye bir şey yok çünkü! Haklısı, haksızı falan da yok bunun. Öyle yan yatmış kabak gibi bu hislerle durmak var. İster çığlıklar at, ister totonu yırt, ı-ıh, nafile: Olan bu! Bunla kal!

Şu serbest mi peki: Sen de bunla kal! Hahahahaha :) Oh olsun! Hâlâ tüm kızlar aynı ve tüm erkekler de. Hâlâ bunların hepsi …. (Boşlukları doldurun! Ha-ha-ha!)

Ya valla yeter! Yeterince gülüp eğlenmedik mi? O zaman “güldük eğlendik, hadi şimdi herkes yerine…”

Kızdırmayın beni.


%d bloggers like this: