“Bayan değil kadın!” “Erkeğin kalbine giden yola *ıçayım!” “Kadınlar günü aslında 6 Mart’mış ama anca hazırlanabilmişler…” “Anca hazırlandık çünkü *ıçınızı topadık!” …

Tüm bu gürültü içinde ufak ama kendim için mânidar bir takım hikâyeleri paylaşmak istiyorum.

Kadın olmak öyle zor, böyle zorların arasında “Amma abarttınız,” desem, benim ailem, geçmişim ve yaşadığım çevre açısından çok da ahım şahım bir şey görmediğimi, şımarık bir küçük Pollyanna olarak dile geldiğimi düşüneceksiniz. İşin yüzü öyle mi? Hangimiz için herhangi bir şey dışardan görüldüğü kadar kolay ve basit bir yandan. Eminim ki yazacaklarıma yakın, az/fazla bir şey yaşadınız. Yazacaklarımı seveceksiniz ya da sevmeyeceksiniz. Ama, yazacağım çünkü uzun bir zaman sonra dürttü yine bir takım hisler. Evet, delirebilirim.

Sevgililer günü, yılbaşı, anneler günü gibi bir çok isim konmuş tarihi eleştirenlerden olabilirsiniz. Tüm bu günleri tüketim merkezli ve dolayısıyla saçma bulabilirsiniz. Ben ise günleri severim; ritüelleri, kutlamaları, anmaları severim. Hatırlamayı ve üzerine düşünmeyi severim. Öyle bir insanım işte; sevmek, sevmemek ya da herhangi bir şey hissetmek zorunda da değilsin. Kuyuya bir taş atarım, dalgaları izlerim. Yeni taşlar toplamak ve yeni dalgalar yaratmak keyiflidir çünkü…

“Güçlü kadın” olma baskısıyla büyüdüm. Evet, evet, bariz dayatılmış bir şeydi bu benim için. Şimdi, şu yaşımda dönüp bakınca her şey çok acayip görünse de, o zamanlar normal olan buydu. Sorgulamazdım. Bilmezdim.

Güçlü ve aynı zamanda kadın olmak zorundaydım. Çünkü kadın olmak güzeldi, estetikti ve eğer güçsüz olursa tüm bu güzel ve parıldayan yanı elinden alınırdı. Yeterince güzel olmak için çaba, kavga ve çok bilmişlik gerekirdi. Güzel görünmek için, yaptığın her şeyi iyi yapmak için … hem bakımlı, hoş, hem de evinin aşçısı, temizlikçisi, bakıcısı olmalıydın ve tüm bunlar için çaba lâzımdı. Yani, açıkcası hem köle, hem efendi olabilmeyi bilebilmen gerekiyordu. Hem ezilmeyecek, hem hizmette sınır tanımayacaktın. Yeterince kafa karıştırıcı değil mi?

Hayatta kalmak için kuşanılan sert kabukların altında hepimiz gibi sevgi ve şefkate ihtiyacım vardı. Ama “sevgi karın doyurmuyor”du!

İş hayatında başarılı olup paramı kazanacak, takdir görecek, kimseye muhtaç olmayacaktım. Erkek mi? İşte, evdeki dekor gibi bir şey o da. Neyse efendim, evde şımarık çocuk olmamamız için her türlü yasak, engel, öğüt kol gezerken, ev dışında çelik gibi güçlü, baskın ve yırtıcı olmamız bekleniyordu. Çok ağlardım ben; evet, ağlak bir tiptim. Hâlâ da öyleyimdir. Belki doyamadığımdandır annemin kucağında ağlamalara. Evde, babama sarılıp “Bugün çok üzgünüm,” diyemediğimdendir. Hah, diyeceksiniz ki: Belki biz de yaşadık onları, biz ağlıyor muyuz zırt pırt? İçinize, sonrasına vesair ağlıyorsunuzdur elbet. Ben tutamıyorum, n’apalım. Güzel bu ağlamalar ama, nefes almak gibi. Öneriyor ve devam ediyorum.

Rahmetli yaşlılar için söylenen bir kelime gibi gelse de hâlâ ve yaşasa 61 yaşında ve yaşlı olacak olan rahmetli annem, kabaca herkesin annesi kadar harika, herkesin annesi kadar da korkunç bir kadındı aşağı yukarı. Çoğu, annesi için “korkunç” sıfatını kullanmayacaktır, eminim. Ama, ben bariz korkardım annemden; çocukluk arkadaşlarım bilir ve hep beraber korkmuşluklarımız da vardır. Başarılı, estetik, bakımlı, hoş giyimli, akıllı, ağzı laf yapan, albenili bir kadındı Zarif. Hırslı mıydı, bilemiyorum şimdi tam olarak ama elini attığı her işin üstesinden gelirdi. Yemekse yemek, temzilikse temizlik! Para kazanırdı, çok kazanmıştı. Takdir görürdü. Beğeneni, hayranı çoktu. Çekineni, eli ayağı dolaşanı da. İyiydi aslında hep; kıyamazdı, bir yerden sonra indirirdi yelkenleri, kendi tarzında özrünü diler, kırdığı kalplerin sahiplerinin gönlünü alırdı fırsat bulur bulmaz. Dışarıdan bakınca imreneni de çoktu sanırım; 2 güzel çocuk (öyleyiz bence), doğru düzgün bir koca, senelerdir yaptığı ve başarılı olduğu bir iş, hoş giyimi-kuşamı-evi, kazandığı bir sürü para. Konuşkan, neşeli, dobra bir kadındı. Yanındayken sıkılmana fırsat vermez, gezecek yerleri bitmez, anlatacakları sonlanmazdı asla. Öyle dolu dolu yaşadı, öyle dolu dolu gitti bir gün.

Ben babamı annem öldükten sonra tanıdım.

Hayatımdaki ilk erkek figürünü, beni ben yapan %50’yi, bu kadının sevdiği adamı, canım babamı, annemi verdikten sonra aldım. Bir anda olmadı tabii bu! 8,5 senedir gün be gün sürüyor bu tanıma hâli.

Senelerce bir kadından dinlediğim erkeği, kendi sözlerinden dinleme fırsatları buldum sonunda. Ve, fark ettim ki “erkekler o kadar da kötü değillermiş.” İnsanlarmış. Bizim gibi, üç aşağı, beş yukarı. Babacığımın deyimiyle “onlarda bir ana-babanın evladı”ymışlar.

Annemle babam kendimi bildim bileli kavga ettiler. Babam hâlâ gıyabında kavga eder annemle. Kızarım. “Artık yeter,” derim. “Bıktım kavganızdan!”

Hep annemden dinlediğim için, hep annem haklı sanmıştım. Hep erkek kadını ezer, erkek kadını hor görür diye bilirdim. Bu yüzden de tıpkı annemin öğrettiği gibi güçlü bir kadın olmalıydım ki ezilmemeliydim. Özellikle de bir erkek tarafından. Benim mükemmel bir aşçı-temizlikçi-anne-iş kadını-insan olmam ve karşımdaki erkeğin de güçlü-hassas-zengin-akıllı-başarılı vesair olması gerekiyordu mutlu bir evlilik için. Çünkü öyle olmazsa, aha “benim gibi olursun!” deniyordu. Onun gibi olmak: Her şeye rağmen mutsuz olmak.

Şimdi biliyorum ki mutsuzluğunun sebebi asla babam değildi! Son gidiş hamlesinde bile buna vurgu yapmış olsa dâhi, maalesef şimdi biliyorum ruhundaki hasarların tüm bunlara sebep olduğunu…

Bir yoga hocam, eğitimde “İçinizde şiddet varsa, öfke varsa ve buna rağmen çok düzgün davranıyorsanız, o hisler yüzeye çıkmak için bir aracı bulur, hayat yollar” demişti ve böyle bir adamın evine gece ansızın giren hırsızın adamı evire çevire dövdüğünü anlatmıştı. 

Demem o ki, neysen o’sun. Ne ekiyorsan, onu biçiyorsun. Bu kimseyi töhmet altında bırakmak değil! Suçlu, suçsuz, haklı, haksız aramıyorum. Sadece “Herkes hak ettiği gibi yaşıyor,” diyerek biraz salınıyorum.

Herkes, hayat ne uygun görürse onu yaşıyor. Hayat onu “o” konularla sınıyor ve geçiyoruz ya da geçemiyoruz. Geçemeyince sonunda ölüm mü var? Eh, hayatın sonunda ölüm var zaten de, süren hayatı zindan etmek işin fena kısmı olsa gerek.

Bu sabah 3:30 gibi berbat bir rüyadan ağlarayak uyandım. İstanbul’dayım, evimde değilim ve kalkıp hüngür hüngür ağlayabilecek bir ortam yoktu. Rüyamda ise, babam ölmüştü. Ofisine gidip onu arıyordum. Bedeni de yoktu! Meğer ölünce bedenler de yok oluyormuş; rüya hâli. Ağlaya ağlaya onu arıyordum. Son sigarasını kültablasında görüyordum. Son konuşmamızı hatırlıyordum. “Keşke,” diyordum, “keşke daha erken davransaydım.”

Uyandığımda, kocaman bir boşluğun içinde hissettim. Tıpkı annemin öldüğü gün gibi. Bu hissi biliyorsun, korkma dedim kendi kendime. Hayat böyle işte, sonu var. O da gidecek. Karnımda kocaman bir huzursuzluk, çocukluğumda böyle uyandığımda bir kaç kez sığındığım annemin yanını hatırladım. O huzuru andım. Ama, olmadı. İkisini de ne kadar çok özlediğimi fark ettim. İkisine de sarılıp doyasıya ağlamayı, kafamın okşanmasını, sarılınmayı istedim. Sonra zihnim durmadı! Babam ölürse ne olur diye düşünmeye başladı. Bu sefer işin pratik kısmına geçti; eşyalar! N’apacağım eşyaları. İyisi mi ben bir Ankara’ya gidip şimdiden temizleteyim babama onları. Gökhan! Gökhan ne olacak? O gün, telaşlandıkça Gökhan için, kuzenim Zekican’a “Git, ona bak!” diyordum. Hah, şimdi de onun evindeyim, güvendeyim. Yok ama, uyku gitti!

Bari oyalanayım da sabah olsun babamı arayayım dedim. Vakit geçmedi. Şimdi buradayım. Öncesinde bol bol Facebook ve Instagram’a baktım. Her yer Dünya Kadınlar Günü ve az biraz Fener-GS maçı…

Dünya Kadınlar Günü. Kadınların, özellikle hayatının bir evresinde bir erkek tarafından incinmiş olanların vur patlasın, çal oynasın hunharca erkeklere laf sokarak bir şeyler paylaştığı bir günmüş meğer! Abartmadım. Tamam, Özgecan olayı ve niceleri. Tamam, AKP hükümeti akabinde artan kadın cinayetleri. Ama, bir yavaş! Bir dur!

Direkt “şut-ve-gol” bir hamle olsa da: Lütfen babalarınızla yaşayıp/yaşayamadıklarınızın acısını diğer hem cinslerinden çıkarmaya çalışmayın çünkü bir işe yaramıyor. Haksız bulduğun hamlelere sen de hunharca geri atak yapınca işin resmi o olmuyor! Eleştirdiğine dönüşüyorsun eleştirdiğine bu kadar muhtaç ve aslında onu dönüştürmek isterken…

Bir soluklanıp psikoloji, doğu felsefesi, bir takım diğer felsefelerden vesair faydalanıp kadın ve erkek enerjisini tanımak üzere bir takım hamleler yapmayı düşündün mü? Karşına aldığın diğer cinsin de senin gibi bir ana-babadan geldiğini, senin gibi hayatta kalmak uğruna mücadele ettiğini bilmiyor musun?

Erkeklere bu kadar *oklanırken, aşık olunca neye döndüğünü görmüyor musun? Babacığından aldığın/alamadığın o güçlü şevkati tırım tırım aradığının farkında değil misin?

Tamam, kadın aşağılanmasın, o olmasın, bu olmasın. Güçsüzler ezilmesin, sırtta taşınsın. Hayvanlara da kötü muamele olmasın. Açlık da son bulsun. Ama sakin! Nazikçe, özenle, zarifçe…

Şimdi babama bakıyorum ve anlatılanın aksine güçlü ve şevkatli bir adam görüyorum. O kadın da bunları istedi. Bu adam bunları vermenin yolunu bilemedi. Bu kadın bunları anlatmanın yolunu. Konuşamadılar. Uzlaşamadılar.

Olmadıkça, gerilim arttı. Çirkinlikler bencilce etrafa saçıldı. Eleştiren eleştirdiği gibi oldu, insanlık hakkını talep eden diktatöre dönüştü.

Nereden mi biliyorum? Bir süre benzeri bir ilişki yaşadım ve “hem onlu, hem onsuz olmaz” kafasıyla ne o insana bir faydam dokundu, ne de ben arzu ettiklerimi alabildim. Aksine, o berbat diye anlattığım şeye benzemeye başladım. Sustum, çözmeye değil, “Aman şimdi bir sorun çıkmasın” hâllerine büründüm; en son ben daha fazla ve daha çirkin konuştum. Ne oldu? O insan gitti, ben yaptıklarımla bir başıma kaldım.

Tabii bu, burada durduk yere tecavüze uğrayanları ve benzerlerini kurtarmıyor, biliyorum. Ama, minik bir başka bakma hâli. Özgecan’ın babası gibi bakabilmeyi dileme duası.

“Erkekler” diye bir yana koydukça ve ortam açılınca saldırdıkça hiçbir şey çözülmeyecek. Güçlü kadın değil, güçlü bir insan olup önce kendi sorunlarınla yüzleşmedikçe bir yere varılmayacak. Bugün kadın, yarın erkek; o sırada hangisi güçsüzse onu sırtlanmayı, bunu gocunmadan ya da böbürlenmeden yapabilmeyi diliyorum hepimizden.

Odak sürekli değişecek, “kadın” “hayvan” “fakir” diye kategorilere ayrı zamanlarda ayrı önemleri vereceğiz. Ama, özünde hepimiz bir aradayız. Hep beraber yaşıyoruz. Hep beraber deneyimliyoruz hayatta karşımıza çıkan iyi/kötü ne varsa.

Sakince, anlayışla, huzurla … ağlamak istediğimizde birbirimizin kucağına yatarak.

<3

 

 

 


Dinlemeyeli uzun zaman olmuş bir şarkı gibi, kulaklarıma çalınınca, bin seksen sene sonra, yine hopladım yerimden. Her seferinde olduğu gibi, bir daha “Hmm…” derken buldum kendimi. İşte, bazı yazılar vardır, üzerinden zaman geçer ama yine de üzerinden zıplayıp geçemezsin. Geçmemen gerekir. Bir kez daha, bir kez daha; yazı değişmez ama sen sürekli değişirsin ve güzel olan da her karşılaşmada biraz daha anlarsın. Biraz daha okuyasın gelir, biraz daha paylaşasın…

… Ve, Cem Akaş‘tan geliyor:

eprimiş bir metafordan hareketle: ışık aydınlatır; ışık aydınlanmamızı, bilmemizi sağlar, çünkü karanlığın sakladığı şeyi, bilinmeyeni gösterir, görünür kılar.

ayın karanlık yüzü.

“bir ilişki nasıl olmalıdır – birinci manifesto”, madde 8: herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.

herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla öteki’ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, öteki’nin giderek bir’in parçası haline gelmesini, bir’leşmeyi sağlar.

aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, öteki’ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. bu direnç, bir yanıyla bir’leşme sürecinde tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.

karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. “içine almak” deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – “bilmek” fiili, kutsal kitap’taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.

karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan öteki tarafından.

“manifesto”, madde 29: dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.

bir itiraz: “kimlik” denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. dolayısıyla “kimliğini korumak” bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.

“tek odalı bir evde yaşamaktan, sevgilinle çarpışmaktan, kendi yerinin olmamasından nefret ediyordun, bu yüzden onu suçlamaktan ve bu daralma duygusunun yakınlığınızı baltalamasına izin veriyor olmaktan da nefret ediyordun. sonunda o ayrı bir eve çıktığında bir ay gibi kısa bir sürede eski neşeli, canlı, üretken haline dönünce, aşkın boğabileceği olasılığına tanık olmak seni ürpertti. ”

karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri7 karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı öteki’nin bilmesine izin vermek.

dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir “sanki-yoksunluk” yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak öteki’ne vermek: öteki’ne değer vermek.

bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. “kitabi” bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.

“önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı.”

paris’te son tango: adam, kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. ilişki yalnızca burada var olacaktır. adam kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, kadının adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, kadınsa pikabın adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. filmin sonunda bir kırılma yaşanır: ilişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, paris’te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak adam ve kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. “gerçek” aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.

mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.

herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.

aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.

“kaldığımız otel odasındaki tuvaletin kapısı yoktu. seviştiğimiz yataktan kalkmış, odanın içinde sanki bir şey yapman gerekiyormuş da ne olduğunu hatırlayamıyormuşsun gibi dönenmiş, sonra ayaklarını neredeyse sürüyerek tuvalete girmiştin. bacaklarını açarak klozete oturduğunda yüzünün parlak kırmızılığını, kadehe dökülen şampanya gibi işeyişini, yakından da yakın olduğumuzu hissettiğimi unutmayacağım hiç. en basit şeylerden bile öğreneceği çok şey var aşkın.”

aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak öteki’nin karanlığına.

izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.

izinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, öteki’nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.

karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, bir yanımla takdir etsem de. aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: öteki’nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.

herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla öteki’nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.

ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok.

“bir erkek arkadaşın vardı – çıkmak anlamında değil, cinsiyeti erkek olan bir arkadaş anlamında. önceleri yalnızca merhabalaşıyordunuz, sonra iyi arkadaş oldunuz, daha sonra hemen her gün görüşmeye, saatlerce konuşmaya, uzun yürüyüşlere çıkmaya, filmlere gitmeye başladınız. ben orada değildim henüz – telefonda bana, bir yıldır birlikte olduğun sevgiline, ne harika bir insan olduğunu anlatıyordun bu yeni arkadaşının, konuşmalarımızda sürekli adı geçiyordu, yaptığı bir şeyi, söylediği bir sözü aktarıyordun sık sık. şaka yollu kurcaladığımda gülerek yok canım, demiştin, yalnızca onu tanımış olmak bana mutluluk veriyor.

sonra ben geldim; tanıştık. senin aracılığınla tanıdığım insanlara yakınlaşmakta hep zorluk çekmiştim – bu adamı sevdim. ilk başta seni memnun etmek için bana dostça davrandığını düşündüm; geçen zaman, neredeyse senden ayrı var olan bir ilişki kurmamızı sağladı aramızda. sana aşık olduğunu görüyordum – senin de ona aşık olduğunu anlamadım ama, istemedim. bu durum iki ay sürdü: bir sabah, geçerken sormamış olsaydım, onu sevdiğini bana söyleyecek miydin, ne zaman söyleyecektin, bilmiyorum; o sabah duyduklarımdan sonra ilk tepkim, tası-tarağı toplamak ve defolup gitmekti. ikinizin birlik olup, gözümün içine baka baka birbirinizin sevgilisi olduğunuz yerde daha fazla kalmak, sinir, sindirim ve solunum sistemlerimi fazlasıyla zorlayacaktı. birkaç gün sonra döndüm ama – dönmemi çok istediğin için, benim için çok önemli olduğun için. aranızda fiziksel hiçbir şey olmadığını (sanki en önemli derdim buymuş gibi), duygularınızı ilk kez o sabahki konuşmamızdan sonra birbirinize açtığınızı söyledin: onunla hiçbir zaman sevgili olmamıştın, uzaktan sevmiştiniz birbirinizi, o da saygısından dolayı daha fazlasını istememişti, şimdiyse bitmişti bütün bunlar – hâlâ arkadaştınız ama sen beni seviyordun ve onu kazanmak uğruna beni yitirmek istemiyordun.

tekleye topallaya toparlanmaya, yara sarmaya başladık. ilk kez, sana güvenmemem gerekebileceğini, senin ipinle kuyuya inmenin çok sağlam bir fikir olmayabileceğini düşünür oldum: içimdeki acılığı sürekli kıldı bu. benim, bir süre sonra başka bir şehre gidecek ve seni arkadaşınla bırakacak oluşum da pek rahatlatmıyordu içimi.
sonra bir mektup aldım arkadaşından: üzgün olduğunu, arkadaşlığımızın böyle, onun bana ihanet etmesiyle bitmesini istemediğini, kendini tam bir salak gibi hissettiğini anlatan, bana değer verdiğine inanmamı isteyen, abuk-subuk, bir sayfalık bir mektup. arkasına yazdığım cevapta buna inanmamı beklemesini inanılmaz bulduğumu, ahlak düzeyi sıfırlanmış bir sürüngen olduğunu düşünmeyeceğim ve adını her duyuşumda kusmak istemeyeceğim günün de geleceğini bildiğimi, ona vaktiyle içten bir yakınlık duyduğumu ama bu saatten sonra herhangi bir arkadaşlık söyleminin söz konusu bile olmadığını ilettim. senin ihanetinin acısını ondan çıkartıyordum sanırım – senin bana olan sorumluluğunun yanında onunkisinin lafı olmazdı herhalde.

hikayenin en hoş tarafıysa, bana gerçeği anlattığın gün bile yalan söylemiş olduğunu öğrenmemdi, yüzyıllar sonra: aranızdaki ilişki iddia ettiğin gibi “masum” değildi, benimle yüzleşmenden önce ve onun bana yazmasından sonra da aynı yoğunlukta sürmüştü; ben sahneden çekildikten kısa bir süre sonraysa resmen sevgili oldunuz, birlikte yeni bir ev tuttunuz. anlamadığım iki şey var: beni nasıl bu kadar aşağılayabildin; gittiğimde, gitmişken, neden yalvardın, döneyim diye? dibini bulamadım ben senin.”

kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını öteki’ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, öteki’nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.

“manifesto”, madde 13: her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7’dir.

madde 14: duvarlara işemeyiniz.

ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım: size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en “intim” bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.

aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında can’a varlığını hissettiriyor: değerli. gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. iyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.

***

Biraz daha böyle yazılar istersin belki, ne bileyim; olsa fena olmaz mıydı?


Yoga ne yapar?

07Jun14

“Mikemmel bir vücıt”tan ziyade, vücudunla bağ kurmanı sağlar; daha önce hiç hareket etmemiş yerlerini harekete geçirir, hareket alışkanlıklarını tepetaklak eder.

Çok mu “atla deve” bir şeydir bu? Hiç deneyimledin mi bilmiyorum ama eğer olduysa ne demek istediğimi hissettin zaten. Yok, hiçbir şey ifade etmediyse, bir gün her şeyi şaşırt (sağ tarrafını kullanan biriysen solla yap her şeyi, öne eğilerek uzanma, yana eğilerek uzan, kambursan dik dur, diksen kambur, uydur bir şeyler). En saçma bulduğun yerdeki kasları hayal et, onları aktifleştirmeye sonra bırakmaya çalış. Şu çaba bile koskoca bir dünya, bir oyun, bir kendine temas açacak zaten.

“Aman canım, severim ben x, y, z çalışmayı spor yaparken; hem bak nasıl iyiyim,” diyorsan, kesin yap!

O atladıkların, o çaktırmadan “kaçtıkların”, o sıkın sıkıya sarıldığın “iyi oldukların” memur mesaisi kadar sıkıcı aslında. Aslında, iyi olduğun yerde durmak aynı gösteriyi sıkıcı bir şekilde tekrar edip dışardan gelebilecek tepkilerle kendine bir ifade arama hali.

Hiç hissetmediğin o yerde, hiç de bilmediğin bir hisle tanışırkenki o coşku, o merak ve asıl önemlisi sadece senle ilgili olan o kendine temas tadından yenmez bir deneyim.

***

Yoga şunu yapar: Beden aracılığıyla seni deneyimlerde gezdirir. Bu örneklerden yola devam edersek: O hiç temas etmediğin yerdeki “yeni”, coşkulu tanışma, merak, his binlerce kapı açar yaşam deneyimde.

Ve, işte o anlardan birinde anlarsın “konfor alanından çık, özgürce tecrübe et hayatı” lafını. Korkuların neleri yaşanmaktan alıkoyduğunu, sınırları sadece ve sadece senin zihninin yarattığını ve işte o zaman anlarsın sendeki bilincin tavrını ve ihtiyaçlarını.

Bendeki bilinç sendeki bilince bunları derken, dün temas ettiğim travmalı küçük omurumla gülümseriz güne. Meğer yaşanan kötü şeyler nasıl da engellermiş yaşanacak bir sürü güzel olasılığı. Meğer ben sakat değilmişim, meğer incinen yer o kadar da “geri dönemez işlevine” değilmiş, meğer tüm bu hisler sadece bana ait değilmiş.

Meğer hepimiz birmişiz de apti gibi kendimizi soyutlayıp tuhaf hissediyormuşuz.

Meğer yoga “şimdi nefes al ve kollar yukarı” derken sana güzel görünümlü kollardan çok daha derinde bir şey sunarmış da her seferinde niye acaba şaşırırmışsın.

Meğer “Namaste cnm ya!” ;)


İnsanlar ikiye ayrılır: Sürekli bir şeyler isteyenler ve elindekilerle tatmin olanlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: İstedikleri olduğu halde anlamayanlar ve ne olursa olsun olana şükredenler.

İnsanlar ikiye ayrılır: Karşısına ne çıkarsa kulp takanlar ve kulpluları kulbundan tutup saranlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: Hayatın ne kadar berbat olduğundan dem vuranlar ve hayatın yaşamaya değdiğini hissedenler.

İnsanlar ikiye ayrılır: Her şeyi hayatın boktan tarafı olarak görenler ve her şeyi hayatın tatlılığı olarak kucaklayanlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: “Ölsem de kurtulsam,” diyenler ve “Eyvah ölmeyeyim henüz, yapacak çok şey var,” diyenler.

İnsanlar aslında hiçbir şeye ayrılmazlar; kâh öylelerdir, kâh böyle.

İnsanlar esasında hiçbir yere ayrılmazlar; hep burada ve bir aradadırlar.

Özlerimiz selamlaştığı sürece… (Ki aksi yoktur.)


Upuzunca zamandır bir örnek öğrenci besliyorum içimde. Her şeyi doğru yapmaya çalışan, herkese duymak istediklerini söylemek isteyen ve hep o pırıl pırıl “Aferim!” peşinde koşan. Doğru yapmak gibi bir durum zaten söz konusu değilken doğruyu söyleyebilmek de bir o kadar çelişkili. “Herkesin doğrusu …” diye başlayan binlerce cümle kurmazdan evvel, o pırıl aferimleri bir kovalamak istiyorum.

Yani, aferimi sevmeyen de yoktur herhalde? Belki farklı olma üzerinden ilerleyen karakter için aksine doğru ilerlemektir asıl olay ama orasını bilemiyorum. Ben daha çok onaylanan, doğru bulunan, aferimleri dizen karakter olarak geçirmeye çalışıyorum hayatımı. Tüm bunlar seni biraz bilmiş, biraz ukala, biraz her boku bilen, biraz da gıcık bir insan yapıyor zaman zaman. Bu sıfatlar dışardan gelenler. Peki, içeride ne hisler dönüyor?

O pırıl onay ve takdir cümleleri ılık ılık bir mutluluk, bir huzur salıyor insanin içine. Günün yıldızı, konunun çözümleyicisi, her şeyin mükemmel işlemesini sağlayan karakter olarak göğsün kabarık, kocaman gülümsemelerle devam ediyorsun yürümeye. Bir de aksi var ama bunun: O beklenen onaylar, takdirler gelmeyince, hele bir de üzerine yerme, itiraz ve kınama gelince …

Onayı alamayan zavallı örnek öğrencinin yıkımı, vov! Her şey bir yana, nasıl sinsi bir hırs gizli, görüyor musun? Sürekli bir tırmalama, bir eşelenme. Sürekli uyanık kalma hâli. Tetikte, atak ve gergin. Sırtından beynine gepgergin bir yaratık gibi. Alev alıyor sanki ense kökü. Gözler yuvalarında rahatsız, çene kenetli, kafa tası derisi her an yırtılacakmışcasına çekiliyor. Beklentisi olan cümlesini alınca gevşemesi de o kadar kolay vuku bulmuyor. Çünkü, yorgun. Çünkü, yavaş yavaş geldiği bu hâl, bir anda değil, yine yavaş yavaş terk etmek istiyor ortamı. Bu enerjinin akması mutlak çözüm. Bu enerji ki çok güçlü, katil olacakmış gibi, hırsla her yeri parçalayacakmış gibi…

***

İğne ona, çuvaldız bana; kafamdaki doğrucu sesler susmak bilmezken, olana bırakıvermek bazen çok ama çok zor oluyor. İçerde yaşayan annem, teyzem, annanem susmak bilmiyor. Hepsi bir ağızdan “Aaaa, öyle olur mu hiç? Ne kötü!” ya da “Aferim kızıma, aynen öyle,” gibi cümlelerle geziyor. Peki, ben ne istiyorum. Ben o sesler miyim, yoksa başka bir sesim var mı? Benim olan bir ses var mı? Bakıyoruz… Arıyoruz… Araştırıyoruz…

Nasıl mı? Kafada binlerce ses belirirken aradan akrabalara, öğretmenlere vesairlere ait olanları bir ayıklıyorsun önce. Sonra bir şeyler kalıyor geriye. O cümleleri düşünürken bakıyorsun karnının az üzeri nasıl hissediyor? Sırtın nasıl? Kafa tası içi basıncı? Mide, yemek borusu… Tuvalete çıkma aralıkları. Aynaya bakınca gördüğün yüz ne hissettiriyor. Beden hangi komutları alıyor uygulamada, hangilerini alamıyor?

O “herkesin kendine doğru” olan cümleni bulduğunda his aşşağı yukarı şöyle bir şey: Feels like home again.

O yüzden, tam olarak şimdi seriyorum matı, çıkıyorum üzerine. Kuralsız, kaidesiz bırakıyorum bedeni içine. Kafadaki vıdı vıdıları sallamayıp bir kez daha bakıyorum ayak parmaklarıma, bacaklarımın arkasını elliyorum, sırtımı geriyorum … Savasana* beni kucaklayana kadar.

Tekrar tekrar ölüp bir kez daha doğana kadar.

________

*: Sava, ceset; asana, hâl demek. Cesetler düşünmez, teslim olmuştur her şeyiyle.


Arkadaşımla buluşuyorum, “Naptın-nettin,” derken bir anda evliliğinden yakınırken buluyorum onu. Başka bir dostumla bir araya geliyoruz; bir durgunluk, konu neyse ona temas etmeden gülerek etrafından dolanıyor. Derken, bir süre sonra gözleri doluyor ve boşanma kararından bahsediyor. “Çocuklardan öğrenecek çok şey var,” diye pıtı pıtı gezinirken bir başkası suratıma “Ne kadar zor biliyor musun?” diye tokadı atıveriyor. …

Evet, bu ara evlilik-çoluk-çocuk yakınmaları revanşta. Herkese benim hayatım süper, herkes için “Bir … yap da göreyim,” durumundayım. Ne güzel, tek başınaymışım, ne istersem onu yapıyormuşum. Her zamanki gibi hayat bana güzelmiş de benim haberim yokmuş.

Hm.

Valla, yalnızlıkla birliktelik hâlini kıyaslamak bana düşmez. Çocuğunu sahiplenmemene ya da ona yabancılaşmana da ben sebep olmadım. Yakındığın evliliğini bitirememene üzgünüm ama buna da ben çözüm olamayacağıma göre…

Hadi bu işin lak lak kısmı olsun. Aslolan başka şeyler var: Özgür, ne istersem onu yaptığım bu hayat için bir çok şeyden vaz geçmiş olabilirim, hala vaz geçiyor olabilirim. Yakındıklarımdan hiç de kolay olmayacak şekilde ayrılmış olabilirim. Yalnız olmak, sorumsuz olmak anlamına gelmiyor bir kere; birilerini düşünmen için illa karın-kocan-çocuğun olmasına gerek de yok. Ve, hepsinden önemlisi hayat sadece bana güzel değil.

Sen, önündekileri, elindekileri görmüyor, onları tartamıyorsan; yaşadığın durumun içinde varlığını kaybedip özgürlük çığlıkları atıyorsan buna asla başkası çözüm olamaz. Kaybettiğin varlığını hayatındaki zorluklarla tekrar tanımlamaya çalışıp bunun üzerinden yakınmaya dayalı bir iletişim sistemi geliştirdiysen, sadece bana güzel olan hayatımı da alır giderim.

Yakınmıyorum diye “E, sana güzel,” yakınınca “E, sen istedin,” duyarsan, bir süre sonra susuyorsun. Sonra “Ne oldu, durgun gördüm?”

Arkadaşlar, hepimiz üç aşağı beş yukarı bir şeylerin mücadelesindeyiz. Kiminkisi daha güzel, daha lezzetli diye bir yarışa girmenin lüzumu yok. Ya da, tamam, al seninkisi en kralı da n’apaydım yani. Şimdi evlilik temalı yakınmalar moda diye ve gözünüze ilk kestirdiğiniz yalnız birey benim diye gelip sardırmayınız, rica edicem.

Kıl kıl konuşuyorum da sanmayınız. İnsanlar bir araya gelip yaratırlar, gülerler, yeni şeyler keşfederler, gezerler, yemek yerler, film izlerler, okudukları bir kitaptan ya da gittikleri bir sosyal aktiviteden bahsederler. Bunları yapamayınca, hali hazırda zaten herkesinki gibi benim de mücadeleler ve parazitler dolu hayatıma bir de seninkileri alamıyorum. Ha, çok akut bir durumdur, eyvallah, oturur konuşuruz. Ama, lütfen gelip anlatıp anlatıp sonra da “E, ama sana güzel,” diyerek kendizi uzaklaştırmayınız. İletişim kurmak için yakınma yarışına girecek takatim yok.

Şimdi trend evliliğe saydırmaksa, bundan 5 sene önce işsizlik ya da parasızlıktı, ondan bir 10 sene önce de derslere, ödevlere ve hocalara saydırıyordunuz. Hep beraber yapmadık mı bunları? Şüphesiz evet. Saydırmakta, yakınmakta benim de üzerime yoktur.

Ama,

Bir süredir sıkıntılarımı tekrar tekrar anlatarak bir kez daha yaşamak yerine anda olup yeni şeylere bakabilmek istiyorum. Çünkü biliyorum ki hayat pıt diye geçiveriyor. Ve, o her neyse yakındığın uzattığın kadar uzun da değil, çekiştirip durma. At kurtul.

“Eh tabii, sana demesi kolay…”

:)

 


Ne mi oluyor?

06Dec13

Böyle şeyler oluyor ve üzerine söylecek kelime yok:

ÖĞRETMEN

Çağ Rical Gürle

Bir öğrencim, Helen Buckley’in bir öyküsünü armağan etti bana. Öğretmenler gününde, bu öyküyü hediye etmeyi uygun görmüş. Hediyenin gayesini öyküyü özetle anlattığımda  daha iyi anlaşılacağını düşündüğüm için paylaşmak istiyorum. Bu sayede, öğrencimin beni ve ona aşılamak istediğim şeyi gayet iyi anlamış olmasının verdiği mutluluğu da paylaşmış olacağım.

Öğretmen sınıfa girer ve der ki: Bugün resim yapacağız!

Çocuk: Güzel! diye düşünür.Hemen eline geçen ilk boyayı alır ve hiç düşünmeden kağıda sürer. O an aklında değişik bitkiler, hayvanlar, trenler, gemiler, bulutlar, yaşamdan sahneler ve daha neler neler vardır. Hepsi resme dönüşmeye hazırdır.

Ancak öğretmen seslenir: Bekleyin! Bugün çiçek çizeceğiz.

Ne güzel! diye düşünür çocuk. Hemen başka bir renkte bir boyaya gider eli, boyayı alır ve o an çiçekle ilgili yüzlerce şey resme dökülmeye hazırdır çocuğun zihninde.

Fakat öğretmen: Durun! Başlamayın! der.

Nasıl çizeceğinizi ben göstereceğim.

Çiçeği kırmızı gövdesini ise yeşil çizer öğretmen. Sonra çocuklara boyayı nasıl tutacaklarını, nasıl süreceklerini, kağıdı nasıl kullanacaklarını tek tek, uzun uzun anlatır.

Artık başlayabilirsiniz!

Çocuk iştahı azalmış da olsa, tıpkı öğretmeninin istediği, uygun gördüğü gibi bir çiçek resmeder. Sonra çizdiği resme bakar, bir de hayalindeki çiçeklere..

Kendi çiçeklerini, çizdiği çiçeğe nazaran çok daha sevmiş ve istemiştir. Ancak bunu öğretmenine söyleyemez. Hatta bunu kendine dahi pek itiraf edemez çünkü övgüyü almış ve yüksek notla ödüllendirilmiştir.

Başka bir günse, killi çamurla bir şeyler yapmalarını ister öğretmen. Çocuklar heyecanla ellerini çamura daldırır.

Durun!

Bir çanak yapacağız ve size nasıl yapılacağını göstereceğim.

Hal bu ki çocuğun tahayyül ettiği filler, fareler, kardan adamlar, deniz yıldızları ve hatta gezegenler, kuyruklu yıldızlar ve pek tabi hayali kahramanlar..

Çocuk hayal gücünü öğretmenin çanağından daha çok sever ve ister. Çocuk çokça zaman öğretmeninin gölgesinde bir şeyler yapmaya ve kendi hayal gücünü özlemeye devam eder.

Gün gelir çocuk ve ailesi başka bir yere taşınırlar. Başka bir okul, başka arkadaşlar, başka bir öğretmen. Yeni okulunda ilk dersinde, öğretmeni sınıfa girer ve seslenir: Çocuklar, bugün resim yapacağız!

Çocuk: Harika! diye düşünür ve talimatlar için öğretmeni bekler.

Ancak öğretmen bir şey söylemez ve sadece sınıfta dolaşıp resimlere göz atmaya başlar.

Çocuğun yanına geldiğinde: Sen resim yapmak istemiyor musun? diye sorar.

–  İstiyorum öğretmenim. Ne çizeceğim?

– Ne istiyorsan, içinden ne geçiyorsa onu.

–  Peki nasıl çizmemi istiyorsunuz?

– Nasıl hoşuna gidiyorsa öyle canım.

–  Peki hangi renkleri kullanmamı istiyorsunuz?

– Bugün hangi renkleri kendine yakın hissediyorsan onları kullanabilirsin.

–  Ama öğretmenim, o zaman hepimiz farklı şeyler çizeriz?

– İyi ya işte, istediğim de bu. Herbirinizin yaratıcılık gücünü, içinizden geleni resmetme becerinizi tatmanızı istiyorum. Bundan zevk aldığınızı görmek istiyorum. Eğer hepiniz benim istediğim şeyi benim istediğim gibi yaparsanız, bunu nasıl sağlayabilirim?

Çocuk, bilmiyorum öğretmenim dedi ve biraz çekinerek de olsa çizmeye başladı. Zamanla yeniden hayal dünyasının kendini dışa vurmasına izin vermeye, özgürce iç dünyasını resmetmeye başladı yeniden..

Öyle sanıyorum ki sevgili öğrencimin niçin şükran dolu olduğunu ve ne sebeple bu öyküyü hediye olarak bana yolladığını anlatabildim.

Beni Erich Schiffmann ile tanıştıran Zeynep Çelen’e şükran borcumu ödememe vesile olsun bu yazı.

Pek tabi, ben de tıpkı öğrencim gibi, varlığımdan şükran ve rahatlık duymama vesile olduğu için, yoga anlayışımın apaydınlık bi yöne evrilmesine vesile olduğu için Erich Schiffmann’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Freedom Style Yoga uygulamasının Türkiye’deki temsilcisi Zeynep Çelen olmasına rağmen, bu konuda müsaadesiyle birkaç cümle de ben etmek istiyorum.

Bu uygulama anlayışının esansı, tıpkı öyküde çocuğun yeniden iç sesiyle buluşması gibi bizlerin ihtiyaç duyduğu yönde ve biçimde hareket etmek isteyen varlığı yoga uygulaması nazarında özgür doğasıyla kavuşturmakla ilgili.

Ne zaman bir sınıfta ‘dilediğiniz pozu dilediğiniz sırayla hatta ihtiyacınız yönünde reforme ederek yapın. Yeter ki, hareketlerin kaynağına ve yarattığı hislere son derece uyanık ve hassas olun’ desem ve onları uygulamalarının özgür doğasına bıraksam; biliyorum ki çoğunun aklında kulaklarına çalınan sesler yükseliyor:

Ama? ….

Ama! ….

Ama?! ….

Ya da başka hocaların ‘iyi de, sen kimseye bir şey öğretmeyeceksen, göstermeyeceksen orada olmanın anlamı ne? Onların orada olmasının anlamı ne? Gider evlerinde yaparlar özgür uygulamalarını?’ sözlerine maruz kaldığım da oluyor.

Hiç sözümü sakınmayacağım, Bu ‘ama’lar, iç yıkıcı eğitim sistemlerinin ürünü olarak ortaya çıkıyor, biliyorum. O tepki, serbest bırakıldığında ne yapacağını bilmeyen; ancak özgürce kendini ifade etmek isteyen küçük çocuğun çırpınışıyla eş değer biliyorum. O ‘ama’lar ve ‘iyi de’ler beni ne öfkelendiriyor ne de onları küçük görüyorum. Aksine bana çok derin bir özlemi ifade ettikleri için müthiş bir şefkat uyanıyor içimde, her duyduğumda.

Elbette herkes kendi yolculuğu doğrultusunda, yaşaması gereken, geçmesi gereken evrelerden geçecek. Ancak biliyorum ki bir gün; ‘işte özgürsün, dilediğin gibi resmet, dilediğin gibi eda et, içinden geleni geldiği gibi uygula’ evresinde buluşacağız. Belki başlangıç evresinde olanlar için tehlikeli bulabilirsin bu özgürlüğü, ancak senin varlığın, hocalığın orada önem kazanıyor. İnsanlara, onların etrafına sürekli çerçeve çizmeden, yaşam çemberlerini genişletecek şekilde serbest ve içsel olarak onları destekleyecek bir gelişim alanı sunman senin esas görevin. Hisleriyle bağ kurmayı öğrettiğin zaman, kurallara çerçevelere ihtiyaç kalmayacak, biliyorum.

Bu ancak çocuklarda işe yarayacak bir yöntem dersen, doğru, hak veriyorum. Zaten çocukluk halinden, başlangıç evresinden daha ulvi, daha ileri, daha uyanık ve lezzetli bir evre de bilmiyorum desem yeridir.

Belki iç sesinle uygulama evresinde buluşana kadar her disiplin mübah ve her yaptırım meşru diyeceksin. Hay hay…

O zaman sen de gönlünde biliyor ve hissediyorsun bir gün uygulamanın en şahane biçimde bu yönde evrileceğini. Bu dahi bana yeter.

İleri seviye diye bir uygulama tanımıyorum. Öyle bir ders de yok benim için. Sadece başlangıç evresini ifade eden bir şuur durumu var. Bunu ya sürdürebiliyoruz ya da bu durumla bağımızı kaybediyoruz.

İsmi anılsın istemeyen yazar arkadaşımın bir yazısında dediği gibi:  ”Ben yüreğimin ve aklımın varılmamış yörelerine, nüfuz edilmemiş, sızılmamış derinliklerine sesleniyorum. Kimseye bir şey öğretemem nihayet. Eğer yanlışsam, ses verin vücud bulun, çıkın başka bir suretle karşıma ve beni doğru yöne sevkedin”

Katılıyorum.

Kimseye bir şey öğretemem. Sadece her öğrencinin öğrenme biçimine, süresine, kapasitesine, spontan kavrama ve uygulamaya dökme ihtimaline açık olabilirim. Daha önce bir araya getiremediği şeyleri bir araya getirebilme sürecine saygı duyabilirim. Bu saygının ifadesi olarak oradayım, hoca mevkiinde ancak öyle var olabilirim. Öğrencilerime, kendileri gibi olma, ihtiyaçlarıyla bağ kurma ve zarif tatmin yolları keşfetme ortamı sunabilirim. Bu da ancak, kendim o ortamı kendime sunabilirsem mümkün olabilir.

Sevgili Erich Schiffmann‘a bu ortamı kendime ve öğrencilerime sağlamada beni yüreklendirdiği için tekrar teşekkür ederim.



%d bloggers like this: