Yoga ne yapar?

07Jun14

“Mikemmel bir vücıt”tan ziyade, vücudunla bağ kurmanı sağlar; daha önce hiç hareket etmemiş yerlerini harekete geçirir, hareket alışkanlıklarını tepetaklak eder.

Çok mu “atla deve” bir şeydir bu? Hiç deneyimledin mi bilmiyorum ama eğer olduysa ne demek istediğimi hissettin zaten. Yok, hiçbir şey ifade etmediyse, bir gün her şeyi şaşırt (sağ tarrafını kullanan biriysen solla yap her şeyi, öne eğilerek uzanma, yana eğilerek uzan, kambursan dik dur, diksen kambur, uydur bir şeyler). En saçma bulduğun yerdeki kasları hayal et, onları aktifleştirmeye sonra bırakmaya çalış. Şu çaba bile koskoca bir dünya, bir oyun, bir kendine temas açacak zaten.

“Aman canım, severim ben x, y, z çalışmayı spor yaparken; hem bak nasıl iyiyim,” diyorsan, kesin yap!

O atladıkların, o çaktırmadan “kaçtıkların”, o sıkın sıkıya sarıldığın “iyi oldukların” memur mesaisi kadar sıkıcı aslında. Aslında, iyi olduğun yerde durmak aynı gösteriyi sıkıcı bir şekilde tekrar edip dışardan gelebilecek tepkilerle kendine bir ifade arama hali.

Hiç hissetmediğin o yerde, hiç de bilmediğin bir hisle tanışırkenki o coşku, o merak ve asıl önemlisi sadece senle ilgili olan o kendine temas tadından yenmez bir deneyim.

***

Yoga şunu yapar: Beden aracılığıyla seni deneyimlerde gezdirir. Bu örneklerden yola devam edersek: O hiç temas etmediğin yerdeki “yeni”, coşkulu tanışma, merak, his binlerce kapı açar yaşam deneyimde.

Ve, işte o anlardan birinde anlarsın “konfor alanından çık, özgürce tecrübe et hayatı” lafını. Korkuların neleri yaşanmaktan alıkoyduğunu, sınırları sadece ve sadece senin zihninin yarattığını ve işte o zaman anlarsın sendeki bilincin tavrını ve ihtiyaçlarını.

Bendeki bilinç sendeki bilince bunları derken, dün temas ettiğim travmalı küçük omurumla gülümseriz güne. Meğer yaşanan kötü şeyler nasıl da engellermiş yaşanacak bir sürü güzel olasılığı. Meğer ben sakat değilmişim, meğer incinen yer o kadar da “geri dönemez işlevine” değilmiş, meğer tüm bu hisler sadece bana ait değilmiş.

Meğer hepimiz birmişiz de apti gibi kendimizi soyutlayıp tuhaf hissediyormuşuz.

Meğer yoga “şimdi nefes al ve kollar yukarı” derken sana güzel görünümlü kollardan çok daha derinde bir şey sunarmış da her seferinde niye acaba şaşırırmışsın.

Meğer “Namaste cnm ya!” ;)


İnsanlar ikiye ayrılır: Sürekli bir şeyler isteyenler ve elindekilerle tatmin olanlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: İstedikleri olduğu halde anlamayanlar ve ne olursa olsun olana şükredenler.

İnsanlar ikiye ayrılır: Karşısına ne çıkarsa kulp takanlar ve kulpluları kulbundan tutup saranlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: Hayatın ne kadar berbat olduğundan dem vuranlar ve hayatın yaşamaya değdiğini hissedenler.

İnsanlar ikiye ayrılır: Her şeyi hayatın boktan tarafı olarak görenler ve her şeyi hayatın tatlılığı olarak kucaklayanlar.

İnsanlar ikiye ayrılır: “Ölsem de kurtulsam,” diyenler ve “Eyvah ölmeyeyim henüz, yapacak çok şey var,” diyenler.

İnsanlar aslında hiçbir şeye ayrılmazlar; kâh öylelerdir, kâh böyle.

İnsanlar esasında hiçbir yere ayrılmazlar; hep burada ve bir aradadırlar.

Özlerimiz selamlaştığı sürece… (Ki aksi yoktur.)


Upuzunca zamandır bir örnek öğrenci besliyorum içimde. Her şeyi doğru yapmaya çalışan, herkese duymak istediklerini söylemek isteyen ve hep o pırıl pırıl “Aferim!” peşinde koşan. Doğru yapmak gibi bir durum zaten söz konusu değilken doğruyu söyleyebilmek de bir o kadar çelişkili. “Herkesin doğrusu …” diye başlayan binlerce cümle kurmazdan evvel, o pırıl aferimleri bir kovalamak istiyorum.

Yani, aferimi sevmeyen de yoktur herhalde? Belki farklı olma üzerinden ilerleyen karakter için aksine doğru ilerlemektir asıl olay ama orasını bilemiyorum. Ben daha çok onaylanan, doğru bulunan, aferimleri dizen karakter olarak geçirmeye çalışıyorum hayatımı. Tüm bunlar seni biraz bilmiş, biraz ukala, biraz her boku bilen, biraz da gıcık bir insan yapıyor zaman zaman. Bu sıfatlar dışardan gelenler. Peki, içeride ne hisler dönüyor?

O pırıl onay ve takdir cümleleri ılık ılık bir mutluluk, bir huzur salıyor insanin içine. Günün yıldızı, konunun çözümleyicisi, her şeyin mükemmel işlemesini sağlayan karakter olarak göğsün kabarık, kocaman gülümsemelerle devam ediyorsun yürümeye. Bir de aksi var ama bunun: O beklenen onaylar, takdirler gelmeyince, hele bir de üzerine yerme, itiraz ve kınama gelince …

Onayı alamayan zavallı örnek öğrencinin yıkımı, vov! Her şey bir yana, nasıl sinsi bir hırs gizli, görüyor musun? Sürekli bir tırmalama, bir eşelenme. Sürekli uyanık kalma hâli. Tetikte, atak ve gergin. Sırtından beynine gepgergin bir yaratık gibi. Alev alıyor sanki ense kökü. Gözler yuvalarında rahatsız, çene kenetli, kafa tası derisi her an yırtılacakmışcasına çekiliyor. Beklentisi olan cümlesini alınca gevşemesi de o kadar kolay vuku bulmuyor. Çünkü, yorgun. Çünkü, yavaş yavaş geldiği bu hâl, bir anda değil, yine yavaş yavaş terk etmek istiyor ortamı. Bu enerjinin akması mutlak çözüm. Bu enerji ki çok güçlü, katil olacakmış gibi, hırsla her yeri parçalayacakmış gibi…

***

İğne ona, çuvaldız bana; kafamdaki doğrucu sesler susmak bilmezken, olana bırakıvermek bazen çok ama çok zor oluyor. İçerde yaşayan annem, teyzem, annanem susmak bilmiyor. Hepsi bir ağızdan “Aaaa, öyle olur mu hiç? Ne kötü!” ya da “Aferim kızıma, aynen öyle,” gibi cümlelerle geziyor. Peki, ben ne istiyorum. Ben o sesler miyim, yoksa başka bir sesim var mı? Benim olan bir ses var mı? Bakıyoruz… Arıyoruz… Araştırıyoruz…

Nasıl mı? Kafada binlerce ses belirirken aradan akrabalara, öğretmenlere vesairlere ait olanları bir ayıklıyorsun önce. Sonra bir şeyler kalıyor geriye. O cümleleri düşünürken bakıyorsun karnının az üzeri nasıl hissediyor? Sırtın nasıl? Kafa tası içi basıncı? Mide, yemek borusu… Tuvalete çıkma aralıkları. Aynaya bakınca gördüğün yüz ne hissettiriyor. Beden hangi komutları alıyor uygulamada, hangilerini alamıyor?

O “herkesin kendine doğru” olan cümleni bulduğunda his aşşağı yukarı şöyle bir şey: Feels like home again.

O yüzden, tam olarak şimdi seriyorum matı, çıkıyorum üzerine. Kuralsız, kaidesiz bırakıyorum bedeni içine. Kafadaki vıdı vıdıları sallamayıp bir kez daha bakıyorum ayak parmaklarıma, bacaklarımın arkasını elliyorum, sırtımı geriyorum … Savasana* beni kucaklayana kadar.

Tekrar tekrar ölüp bir kez daha doğana kadar.

________

*: Sava, ceset; asana, hâl demek. Cesetler düşünmez, teslim olmuştur her şeyiyle.


Arkadaşımla buluşuyorum, “Naptın-nettin,” derken bir anda evliliğinden yakınırken buluyorum onu. Başka bir dostumla bir araya geliyoruz; bir durgunluk, konu neyse ona temas etmeden gülerek etrafından dolanıyor. Derken, bir süre sonra gözleri doluyor ve boşanma kararından bahsediyor. “Çocuklardan öğrenecek çok şey var,” diye pıtı pıtı gezinirken bir başkası suratıma “Ne kadar zor biliyor musun?” diye tokadı atıveriyor. …

Evet, bu ara evlilik-çoluk-çocuk yakınmaları revanşta. Herkese benim hayatım süper, herkes için “Bir … yap da göreyim,” durumundayım. Ne güzel, tek başınaymışım, ne istersem onu yapıyormuşum. Her zamanki gibi hayat bana güzelmiş de benim haberim yokmuş.

Hm.

Valla, yalnızlıkla birliktelik hâlini kıyaslamak bana düşmez. Çocuğunu sahiplenmemene ya da ona yabancılaşmana da ben sebep olmadım. Yakındığın evliliğini bitirememene üzgünüm ama buna da ben çözüm olamayacağıma göre…

Hadi bu işin lak lak kısmı olsun. Aslolan başka şeyler var: Özgür, ne istersem onu yaptığım bu hayat için bir çok şeyden vaz geçmiş olabilirim, hala vaz geçiyor olabilirim. Yakındıklarımdan hiç de kolay olmayacak şekilde ayrılmış olabilirim. Yalnız olmak, sorumsuz olmak anlamına gelmiyor bir kere; birilerini düşünmen için illa karın-kocan-çocuğun olmasına gerek de yok. Ve, hepsinden önemlisi hayat sadece bana güzel değil.

Sen, önündekileri, elindekileri görmüyor, onları tartamıyorsan; yaşadığın durumun içinde varlığını kaybedip özgürlük çığlıkları atıyorsan buna asla başkası çözüm olamaz. Kaybettiğin varlığını hayatındaki zorluklarla tekrar tanımlamaya çalışıp bunun üzerinden yakınmaya dayalı bir iletişim sistemi geliştirdiysen, sadece bana güzel olan hayatımı da alır giderim.

Yakınmıyorum diye “E, sana güzel,” yakınınca “E, sen istedin,” duyarsan, bir süre sonra susuyorsun. Sonra “Ne oldu, durgun gördüm?”

Arkadaşlar, hepimiz üç aşağı beş yukarı bir şeylerin mücadelesindeyiz. Kiminkisi daha güzel, daha lezzetli diye bir yarışa girmenin lüzumu yok. Ya da, tamam, al seninkisi en kralı da n’apaydım yani. Şimdi evlilik temalı yakınmalar moda diye ve gözünüze ilk kestirdiğiniz yalnız birey benim diye gelip sardırmayınız, rica edicem.

Kıl kıl konuşuyorum da sanmayınız. İnsanlar bir araya gelip yaratırlar, gülerler, yeni şeyler keşfederler, gezerler, yemek yerler, film izlerler, okudukları bir kitaptan ya da gittikleri bir sosyal aktiviteden bahsederler. Bunları yapamayınca, hali hazırda zaten herkesinki gibi benim de mücadeleler ve parazitler dolu hayatıma bir de seninkileri alamıyorum. Ha, çok akut bir durumdur, eyvallah, oturur konuşuruz. Ama, lütfen gelip anlatıp anlatıp sonra da “E, ama sana güzel,” diyerek kendizi uzaklaştırmayınız. İletişim kurmak için yakınma yarışına girecek takatim yok.

Şimdi trend evliliğe saydırmaksa, bundan 5 sene önce işsizlik ya da parasızlıktı, ondan bir 10 sene önce de derslere, ödevlere ve hocalara saydırıyordunuz. Hep beraber yapmadık mı bunları? Şüphesiz evet. Saydırmakta, yakınmakta benim de üzerime yoktur.

Ama,

Bir süredir sıkıntılarımı tekrar tekrar anlatarak bir kez daha yaşamak yerine anda olup yeni şeylere bakabilmek istiyorum. Çünkü biliyorum ki hayat pıt diye geçiveriyor. Ve, o her neyse yakındığın uzattığın kadar uzun da değil, çekiştirip durma. At kurtul.

“Eh tabii, sana demesi kolay…”

:)

 


Ne mi oluyor?

06Dec13

Böyle şeyler oluyor ve üzerine söylecek kelime yok:

ÖĞRETMEN

Çağ Rical Gürle

Bir öğrencim, Helen Buckley’in bir öyküsünü armağan etti bana. Öğretmenler gününde, bu öyküyü hediye etmeyi uygun görmüş. Hediyenin gayesini öyküyü özetle anlattığımda  daha iyi anlaşılacağını düşündüğüm için paylaşmak istiyorum. Bu sayede, öğrencimin beni ve ona aşılamak istediğim şeyi gayet iyi anlamış olmasının verdiği mutluluğu da paylaşmış olacağım.

Öğretmen sınıfa girer ve der ki: Bugün resim yapacağız!

Çocuk: Güzel! diye düşünür.Hemen eline geçen ilk boyayı alır ve hiç düşünmeden kağıda sürer. O an aklında değişik bitkiler, hayvanlar, trenler, gemiler, bulutlar, yaşamdan sahneler ve daha neler neler vardır. Hepsi resme dönüşmeye hazırdır.

Ancak öğretmen seslenir: Bekleyin! Bugün çiçek çizeceğiz.

Ne güzel! diye düşünür çocuk. Hemen başka bir renkte bir boyaya gider eli, boyayı alır ve o an çiçekle ilgili yüzlerce şey resme dökülmeye hazırdır çocuğun zihninde.

Fakat öğretmen: Durun! Başlamayın! der.

Nasıl çizeceğinizi ben göstereceğim.

Çiçeği kırmızı gövdesini ise yeşil çizer öğretmen. Sonra çocuklara boyayı nasıl tutacaklarını, nasıl süreceklerini, kağıdı nasıl kullanacaklarını tek tek, uzun uzun anlatır.

Artık başlayabilirsiniz!

Çocuk iştahı azalmış da olsa, tıpkı öğretmeninin istediği, uygun gördüğü gibi bir çiçek resmeder. Sonra çizdiği resme bakar, bir de hayalindeki çiçeklere..

Kendi çiçeklerini, çizdiği çiçeğe nazaran çok daha sevmiş ve istemiştir. Ancak bunu öğretmenine söyleyemez. Hatta bunu kendine dahi pek itiraf edemez çünkü övgüyü almış ve yüksek notla ödüllendirilmiştir.

Başka bir günse, killi çamurla bir şeyler yapmalarını ister öğretmen. Çocuklar heyecanla ellerini çamura daldırır.

Durun!

Bir çanak yapacağız ve size nasıl yapılacağını göstereceğim.

Hal bu ki çocuğun tahayyül ettiği filler, fareler, kardan adamlar, deniz yıldızları ve hatta gezegenler, kuyruklu yıldızlar ve pek tabi hayali kahramanlar..

Çocuk hayal gücünü öğretmenin çanağından daha çok sever ve ister. Çocuk çokça zaman öğretmeninin gölgesinde bir şeyler yapmaya ve kendi hayal gücünü özlemeye devam eder.

Gün gelir çocuk ve ailesi başka bir yere taşınırlar. Başka bir okul, başka arkadaşlar, başka bir öğretmen. Yeni okulunda ilk dersinde, öğretmeni sınıfa girer ve seslenir: Çocuklar, bugün resim yapacağız!

Çocuk: Harika! diye düşünür ve talimatlar için öğretmeni bekler.

Ancak öğretmen bir şey söylemez ve sadece sınıfta dolaşıp resimlere göz atmaya başlar.

Çocuğun yanına geldiğinde: Sen resim yapmak istemiyor musun? diye sorar.

–  İstiyorum öğretmenim. Ne çizeceğim?

– Ne istiyorsan, içinden ne geçiyorsa onu.

–  Peki nasıl çizmemi istiyorsunuz?

– Nasıl hoşuna gidiyorsa öyle canım.

–  Peki hangi renkleri kullanmamı istiyorsunuz?

– Bugün hangi renkleri kendine yakın hissediyorsan onları kullanabilirsin.

–  Ama öğretmenim, o zaman hepimiz farklı şeyler çizeriz?

– İyi ya işte, istediğim de bu. Herbirinizin yaratıcılık gücünü, içinizden geleni resmetme becerinizi tatmanızı istiyorum. Bundan zevk aldığınızı görmek istiyorum. Eğer hepiniz benim istediğim şeyi benim istediğim gibi yaparsanız, bunu nasıl sağlayabilirim?

Çocuk, bilmiyorum öğretmenim dedi ve biraz çekinerek de olsa çizmeye başladı. Zamanla yeniden hayal dünyasının kendini dışa vurmasına izin vermeye, özgürce iç dünyasını resmetmeye başladı yeniden..

Öyle sanıyorum ki sevgili öğrencimin niçin şükran dolu olduğunu ve ne sebeple bu öyküyü hediye olarak bana yolladığını anlatabildim.

Beni Erich Schiffmann ile tanıştıran Zeynep Çelen’e şükran borcumu ödememe vesile olsun bu yazı.

Pek tabi, ben de tıpkı öğrencim gibi, varlığımdan şükran ve rahatlık duymama vesile olduğu için, yoga anlayışımın apaydınlık bi yöne evrilmesine vesile olduğu için Erich Schiffmann’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Freedom Style Yoga uygulamasının Türkiye’deki temsilcisi Zeynep Çelen olmasına rağmen, bu konuda müsaadesiyle birkaç cümle de ben etmek istiyorum.

Bu uygulama anlayışının esansı, tıpkı öyküde çocuğun yeniden iç sesiyle buluşması gibi bizlerin ihtiyaç duyduğu yönde ve biçimde hareket etmek isteyen varlığı yoga uygulaması nazarında özgür doğasıyla kavuşturmakla ilgili.

Ne zaman bir sınıfta ‘dilediğiniz pozu dilediğiniz sırayla hatta ihtiyacınız yönünde reforme ederek yapın. Yeter ki, hareketlerin kaynağına ve yarattığı hislere son derece uyanık ve hassas olun’ desem ve onları uygulamalarının özgür doğasına bıraksam; biliyorum ki çoğunun aklında kulaklarına çalınan sesler yükseliyor:

Ama? ….

Ama! ….

Ama?! ….

Ya da başka hocaların ‘iyi de, sen kimseye bir şey öğretmeyeceksen, göstermeyeceksen orada olmanın anlamı ne? Onların orada olmasının anlamı ne? Gider evlerinde yaparlar özgür uygulamalarını?’ sözlerine maruz kaldığım da oluyor.

Hiç sözümü sakınmayacağım, Bu ‘ama’lar, iç yıkıcı eğitim sistemlerinin ürünü olarak ortaya çıkıyor, biliyorum. O tepki, serbest bırakıldığında ne yapacağını bilmeyen; ancak özgürce kendini ifade etmek isteyen küçük çocuğun çırpınışıyla eş değer biliyorum. O ‘ama’lar ve ‘iyi de’ler beni ne öfkelendiriyor ne de onları küçük görüyorum. Aksine bana çok derin bir özlemi ifade ettikleri için müthiş bir şefkat uyanıyor içimde, her duyduğumda.

Elbette herkes kendi yolculuğu doğrultusunda, yaşaması gereken, geçmesi gereken evrelerden geçecek. Ancak biliyorum ki bir gün; ‘işte özgürsün, dilediğin gibi resmet, dilediğin gibi eda et, içinden geleni geldiği gibi uygula’ evresinde buluşacağız. Belki başlangıç evresinde olanlar için tehlikeli bulabilirsin bu özgürlüğü, ancak senin varlığın, hocalığın orada önem kazanıyor. İnsanlara, onların etrafına sürekli çerçeve çizmeden, yaşam çemberlerini genişletecek şekilde serbest ve içsel olarak onları destekleyecek bir gelişim alanı sunman senin esas görevin. Hisleriyle bağ kurmayı öğrettiğin zaman, kurallara çerçevelere ihtiyaç kalmayacak, biliyorum.

Bu ancak çocuklarda işe yarayacak bir yöntem dersen, doğru, hak veriyorum. Zaten çocukluk halinden, başlangıç evresinden daha ulvi, daha ileri, daha uyanık ve lezzetli bir evre de bilmiyorum desem yeridir.

Belki iç sesinle uygulama evresinde buluşana kadar her disiplin mübah ve her yaptırım meşru diyeceksin. Hay hay…

O zaman sen de gönlünde biliyor ve hissediyorsun bir gün uygulamanın en şahane biçimde bu yönde evrileceğini. Bu dahi bana yeter.

İleri seviye diye bir uygulama tanımıyorum. Öyle bir ders de yok benim için. Sadece başlangıç evresini ifade eden bir şuur durumu var. Bunu ya sürdürebiliyoruz ya da bu durumla bağımızı kaybediyoruz.

İsmi anılsın istemeyen yazar arkadaşımın bir yazısında dediği gibi:  ”Ben yüreğimin ve aklımın varılmamış yörelerine, nüfuz edilmemiş, sızılmamış derinliklerine sesleniyorum. Kimseye bir şey öğretemem nihayet. Eğer yanlışsam, ses verin vücud bulun, çıkın başka bir suretle karşıma ve beni doğru yöne sevkedin”

Katılıyorum.

Kimseye bir şey öğretemem. Sadece her öğrencinin öğrenme biçimine, süresine, kapasitesine, spontan kavrama ve uygulamaya dökme ihtimaline açık olabilirim. Daha önce bir araya getiremediği şeyleri bir araya getirebilme sürecine saygı duyabilirim. Bu saygının ifadesi olarak oradayım, hoca mevkiinde ancak öyle var olabilirim. Öğrencilerime, kendileri gibi olma, ihtiyaçlarıyla bağ kurma ve zarif tatmin yolları keşfetme ortamı sunabilirim. Bu da ancak, kendim o ortamı kendime sunabilirsem mümkün olabilir.

Sevgili Erich Schiffmann‘a bu ortamı kendime ve öğrencilerime sağlamada beni yüreklendirdiği için tekrar teşekkür ederim.


Merhaba dünya,

Bildiğiniz gibi bir süre İstanbul’da yaşadıktan sonra, Ankara’ya geri dönmüştüm. Annem sevgili Zarife Ergüven’i sonsuz huzura yollarken, benim de bir nebze huzur bulmam için aileme geri kenetlenmem gerekmişti. Kardeşim ve babamla inişli, çıkışlı, eğrili, doğrulu, kavgalı, kahkahalı 7 sene geçirdik Ankara’daki evimizde.

Bu ev, canım annemin özenle, zevkle ve coşkuyla doldurduğu, belki biraz abarttığı, belki abartacak başka bir şey bulamadığından sıkıca sarıldığı yerdi. Ve, maalesef ki esasında en sıkı sarılındığını sandıklarımız bile esasında bir gün hiçbir şey ifade etmezmiş, onu da gördük. O, giderken burayı olduğu gibi bırakabilmişti. Mekanları, insanları, olanları bazen bırakıp gitmektir ya tek çözüm, işte öyle bir şey…

Daha tatlı gitmesini dilerdim ve fakat hayat dileklerimize bazen fazla önem vermeyebiliyor. Her neyse, giden gidiyor, kalan kalıyor. Kalanların gideni, akanı, olanı değiştirmemesi gerekir gibi bir kanım var. Bu ev, bizi ana kucağı gibi sarmış olsa da bir dönem, artık bizim de gitme vaktimiz geldi. Neyse ki, çok uzaklara gitmiyoruz. :)

Ben Bodrum’a, babam zaten yaşadığı Selçuk, İzmir’e gidecek. Kardeşim Gökhan ise Ankara’da kalmayı tercih etti. Bu evi kapatıp, sezon finalini gerçekleştireceğiz artık.

Bizim için ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Kişilerden ayrılmak zaten zor, onların maalesef parçası olmuş obje ve mekanlardan ayrılmak da tuzu biberi olsun. İşte öyle narin, öyle çıt kırıldım bir süreçteyiz ailecek. Bir takım planlarımız var kafamızda, eğri-doğru fark etmez, devam etmeye yönelik… Bir takım ümitlerimiz var, bir sürü korkumuz var; koskoca bir bilinmeze atlıyoruz çırılçıplak. Beton kadar soğuk ve sert bir olayın ardından, bir kez daha bırakıyoruz kendimizi hayatın kollarına, güvenmek isteyerek olana.

Kendi adıma, bu süreçte sizlerden ricam yorumlarınızı, öngörülerinizi, var sayımlarınızı bir kenara bırakmanız ve bizimle birlikte akabilmeniz. Yaptığımız her ne ise, gelin birlikte yaşayalım. Gülelim, ağlayalım, sarılalım, saralım her şeyi.

Unutmayın ki kimse yaşamadan bilemez hiçbir şeyi ve bilinmeze atlamak büyük cesaret ister.

Ve, hepimiz her ne varsa, onu yaşamaya geldik… :)

Herkese sevgilerim ve kucaklamalarımla, hiç eksik olmayın.


İsyean, gibi

24Oct13

Masada toplanmışlar, ellerine yüzlerine bulaştırdıkları mevzuları çözme derdindeler yine. Her şeye bir sebep bir sonuç yaratmaktan kafaları allak bullak olmuş. Bir sonraki hamleyi ondan da sonraki hamleye bağlamak Tanrılar için bile bazen zormuş meğer.

Çıkarılacak dersleri, öğrenilecek durumları ayarlarken bir anda her şey arapsaçına dönmüş. Bir seferde birden fazla ve cidden fazla yüklemeyle ne kadar hayatta kalıp kalamayacağının derdine düşmüşler. Bir yandan biri “Bunları atlatırsa, cidden bir süre bırakalım da kafayı dinlesin,” derken, diğer yandan daha tecrübeli olanı “Öyle olsaydı, ne kolaydı. Bakacağız, bakacağız,” diyormuş. Gaddarlık değil, aksine geliştirmekmiş tüm dertleri.

Ama, gelişmekle patlayıp yok olmak arasında çok ince bir çizgi vardır.

Olana “He,” de, olana tutunma, olanı sal gitsin, tamam da; isyanlardayım. Her olan bir başka denge için vuku buluyorsa, sormaz mıyım “Arkadaşım, ne oldu bizim iç denge?” diye. Yani, insanı Tanrıları karşısına alıp mahalle kahvesinden bir delikanlı nidasıyla konuşacak hâle getiriyorsunuz, pes.

Ölüm, kayıp, mesafe, özlem, boşluk … yalanlar, kaçışlar, sağ göstermeler, sol vurmalar. Ben mi eşeleniyorum? Belki. Ama, beni eşelenecek yapıda ortaya koyan da bir denge var. Niyetim her ne olursa olsun, tuhaf bir biçimde çorabı benim başıma örüp örüp izlemekten bir hayli keyif aldığınızı düşünüyorum artık. Hah, tam burada biri de gelip “Tanrı da sensin, evren de,” derse valla basacam yaygarayı, çakacam 5 kardeşi. Yani, maaşallah ne süper insanmışım, gücüm nelere yetiyormuş da bir ben mi anlamıyor muşum? Mersi valla. Çok onore oldum. Onoremi de alıp gideyim bari.

Fıttırella olduğum şu tuhaf günlerde, tek inancım “Her büyük debdebeden sonra huzur gelir,” gibi bir şey. Tamam, bu da gelsin, bu da geçsin o vakit. Kabullenmekten başka bir çıkar yol mu kaldı artık… Bunu anlamaktan başka yol? Çıkmazlara tepilip tepilip deney faresi gibi izleniyorum sanki. “İsyeaaan!” diye bağırmıyorsam, tek bir sebebi var belki.

Ama, söylemeyeceğim. O da bende dursun.

Alayına isyan diyor, bu karadelikten de Allah izin verirse sağ salim çıkacağımı ümid ediyorum. İnadına hayat bana güzel olacak, inadına güneş bana doğacak.

İnadına seveceğim her ne varsa, hiç durmamacasına, ölene dek.

İnadına pes etmeyeceğim.

Ve, sonunda samimi olan kazanacak…

(Ödül ne, bilmiyoruz. Olay ödülde de değil zaten. Olay inanma mevzu, sorgulamadan. Buna “Hıyarlık,” demiyoruz; aksine olana güvenme, hayata güvenme ya da her ne dersen de!)



%d bloggers like this: